YOLCULUK
Bir tren geçer uzaklardan,
düdüğü gecenin göğsünü yırtar.
Masada yarım kalmış bir çay,
soğur saatlerin ritmiyle.
Hiçbir yere ait olamamanın hafifliği bu;
ne geride bıraktığın sokaklar tanır seni,
ne varacağın istasyon.
Cebinde birkaç kırık cümle,
avuçlarında rüzgârın izi.
Adımların ritmini kaybettiği yerde başlar yolculuk.
Haritaların çizmediği bir coğrafyada,
yalnızca kendi gölgenle teke tek.
Unutmak, bir kenti ateşe vermek değilmiş meğer,
sadece anahtarı kapının üzerinde bırakıp gitmekmiş.
Ağır ağır dökülür yapraklar zihnimden,
mevsimi değişmez bir odanın tam ortasında.
Bir duvar saati tıkırdar;
ne geçmişi bağışlar ne geleceğe söz verir.
Bir adı olmalıydı bu susuşun;
pencerelerin sokağa bakmaktan yorulduğu,
kapı kollarının soğuduğu o anın.
İnsan en çok kendini beklerken eskirmiş,
birikip kaldığı köşe başlarında.
Şimdi bir kâğıda dokunsa elim,
mürekkep kendi yolunu çizer;
ne hüzün der adına, ne kurtuluş.
Sadece akar,
zamanın tutamadığı o ince çatlaktan.
Geceye sığınan gölgelerin arasından geçer zaman;
ne giden dönmeyi hatırlar,
ne kalan beklediği günü.
Bir fenerin zayıf ışığı sızar camdan,
ay aydınlığı bir yabancılıkla aydınlatır odayı.
Her vedada biraz daha eksilir insan,
sesini unutur kendi içindeki çocuğun.
Yollara serilen tozlu hatıralar
birer birer silinir adımların altında.
Ne sığınacak bir liman arar artık ruhum,
ne de rüzgâra yön veren bir pusula.
Yalnızca yürümek kalır geride,
kendi sessizliğine doğru,
durmaksızın...
Bir tren daha geçer uzaklardan,
bu kez götürür beni bilinmeyene.
Rayların üzerinde bir ömür bırakırım,
her istasyonda biraz daha eksilerek.
Ve anlarım ki yolculuk dediğin,
varamayışın ta kendisidir aslında;
her adım bir vedadır,
her veda biraz daha yok olmak.
Fatih Mehmet Yiğit

Yorumlar
Yorum Gönder