YOLCULUK Bir tren geçer uzaklardan, düdüğü gecenin göğsünü yırtar. Masada yarım kalmış bir çay, soğur saatlerin ritmiyle. Hiçbir yere ait olamamanın hafifliği bu; ne geride bıraktığın sokaklar tanır seni, ne varacağın istasyon. Cebinde birkaç kırık cümle, avuçlarında rüzgârın izi. Adımların ritmini kaybettiği yerde başlar yolculuk. Haritaların çizmediği bir coğrafyada, yalnızca kendi gölgenle teke tek. Unutmak, bir kenti ateşe vermek değilmiş meğer, sadece anahtarı kapının üzerinde bırakıp gitmekmiş. Ağır ağır dökülür yapraklar zihnimden, mevsimi değişmez bir odanın tam ortasında. Bir duvar saati tıkırdar; ne geçmişi bağışlar ne geleceğe söz verir. Bir adı olmalıydı bu susuşun; pencerelerin sokağa bakmaktan yorulduğu, kapı kollarının soğuduğu o anın. İnsan en çok kendini beklerken eskirmiş, birikip kaldığı köşe başlarında. Şimdi bir kâğıda dokunsa elim, mürekkep kendi yolunu çizer; ne hüzün der adına, ne kurtuluş. Sadece akar, zamanın tutamadığı o ince çatlaktan. Geceye sığınan g...