Beydili Boyu: Kökeni, Tarihî Gelişimi ve Kültürel Özellikleri (16.–18. Yüzyıllar)
Erdal Demirhan Demiröz
Hacettepe Üniversitesi – İstanbul Üniversitesi
---
Özet
Bu çalışma, Beydili boyunun 16.–18. yüzyıllar arasındaki tarihî gelişimini, Osmanlı ve Safevîler arasındaki etkileşimleri, Osmanlı idaresinin uyguladığı iskân politikaları ile Beydili boyunun karşılaştığı toplumsal zorlukları ele almaktadır. Oğuzlar'ın kökeninden başlayarak Beydili boyunun yerleşik hayata geçişi, Osmanlı ve Safevî devleti ile olan ilişkileri ve zorunlu iskân hareketlerinin Beydili toplumu üzerindeki etkileri incelenmiştir. Beydili boyu, Osmanlı'nın göçebe Türkmenler üzerindeki baskıcı politikalarına karşı direnmiş; ancak bu zorluklar, Beydililerin dağılmasına ve yerleşik hayata geçmelerine yol açmıştır. Çalışma, Beydili boyunun geçirdiği toplumsal dönüşüm sürecini, göçebe geleneğin zorla terk edilmesi ve devletin baskıları sonucunda değişen kimlik inşasını tartışarak, Osmanlı'nın Türkmen politikalarının yıkıcı etkilerini özgün bir şekilde yorumlamaktadır. Bu bağlamda, Beydili boyu, Türk milletinin tarihi boyunca varlık gösteren ve Türk kimliğini taşıyan önemli bir halk olarak, göçebe yaşam tarzını ve kültürünü koruma çabasıyla dikkat çekmektedir.
---
Oğuzlar'ın Kökeni ve Tarihsel Gelişimi
Oğuz adı, tarihî kaynaklarda ilk olarak Göktürk kitabelerinde geçer ve kökenine dair çeşitli görüşler vardır. En yaygın kabul, çoğul eki –z'nin birleşiminden türemiştir ("oklar" anlamında). İlhanlı hükümdarı Gazan Han (1295–1304) devrinde yahut onun halefi Olcaytu (1304–1316) döneminde kaleme alındığı tahmin edilen Uygurca Oğuz Kağan Destanı'nda, "ilk süt" anlamına gelen "ağız" kelimesinin "Oğuz" şeklinde geçtiği dikkat çekmektedir. Bu kullanım, Oğuz adının fonetik evrimi ve anlam katmanları bakımından önemli bir örnek teşkil etmektedir. Nitekim bu bağlamda "Oğuz" adının sadece etnik veya siyasi bir kimlik göstergesi olarak değil, aynı zamanda kültürel ve mitolojik bir çağrışım alanına da sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu husus, Oğuz adının anlam kökenine dair yapılan diğer dilbilimsel yorumlarla birlikte değerlendirildiğinde, terimin yalnızca "oklar" anlamında değil, aynı zamanda Türk kozmogonisine ve halk inanışlarına kök salan bir simge niteliği taşıdığı da söylenebilir[^1]. Fakat Kaşgarlı Mahmud üç asır öncesinde yazdığı eserinde ilk süt kavramını ağuj, ağuz kelimeleriyle karşılamıştır. Eğer Uygurcada ilk süt aguz, oğuz şeklinde kullanılsaydı Kaşgarlı Mahmud bunu kaydederdi. Bundan dolayı destanda görülen "Oğuz" imlasında bir hata olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır[^2]. Farklı araştırmacılar bu ismi "öküz"[^3], "nehir", "boğa" veya "lider" gibi anlamlarda da yorumlamış; hatta bazıları onu "kabileler" yerine kullanılmış biçimde değerlendirmiştir. Yine de bu yaklaşımların hiçbiri tüm Oğuz kavramını karşılamaktan uzaktır. Son dönemdeki çalışmalar ise Oğuz adının genel olarak Türk adıyla özdeş olduğuna işaret etmekte, bu büyük kavimi kökeni ve adı itibarıyla bütüncül olarak açıklamayı amaçlamaktadır.
Erken dönemde Oğuzlar, Orta Asya bozkırlarında dokuz boylu bir konfederasyon olarak anılmıştır. 7. yüzyıl Orhun Yazıtları'nda geçen "Dokuz Oğuzlar" tabiri, kelime anlamıyla "dokuz boydan oluşan Oğuzlar" demektir. Faruk Sümer'in aktardığı bilgilere göre Göktürk dönemi kaynakları da Oğuzları bu "Tokuz Oğuz" şeklinde anmakta ve Oğuzların Tula Irmağı kıyılarında oturduğunu belirtmektedir. Zaman içinde Oğuzlar, iki büyük kola ayrılan bir sosyal teşkilat geliştirmiştir: Bozok ve Üçok kolları. Göktürk kitabelerinde Batı Türk elinden sorumlu Oğuzların her kolda eşit sayıdaki boydan oluştuğu ve bunlara Bozok ile Üçok denildiği görülür. Destanî geleneklere göre ise Oğuz Han soyundaki bu yirmi dört boy, sonunda Bozok ve Üçok olarak iki kola ayrılır.
İlk büyük devlet yapılanması Oğuz Yabgu Devleti olarak XI. yüzyıl başlarında şekillendi. Seyhun (Amu Derya) boylarındaki bu devlette hükümdar "yabgu" unvanı taşırken, ikinci derecede kumandanlar kül erkin ve subaşı gibi rütbeler sahibiydi. Sümer'e göre X. yüzyılın ilk yarısında bağımsız ve güçlü bir Oğuz Yabgu Devleti mevcuttu. Bu dönemde Oğuzlar, göçebe-göçebe ilişkileri çerçevesinde komşu Türk kavimlerine karşı sürekli mücadele etti; örneğin Peçenekler'i Volga-Don bozkırından süren Oğuzlar, İdil (Volga) ile Ural arasındaki bölgeyi etkisi altına almıştır. Yönetimde yaygın kabul gören törelere göre Oğuzlar işlerini meclislerde müzakere yoluyla kararlaştırır ve savaşçı bir toplum olarak güç gösterisi yapmaktan çekinmezlerdi. Ancak 10. yüzyılın sonlarında yabgu devletinde iç çekişmeler başladı. Meliknâme gibi kaynaklara göre bu dönemde Oğuz subaşısı Dukak öldüğünde yerine oğlu Selçuk geçti ve kısa süre sonra Oğuz Yabgu ülkesi parçalanmaya başladı. Oğuz Yabgu Devleti 1055 yılında yıkıldı; bu yıkılış bazılarının öne sürdüğü gibi iç çekişmeler, bazılarının söylediği gibi Kıpçak akınları nedeniyle gerçekleşmiş olabilir. Böylece Oğuz boyları batıya göçe yönelirken, bir kısmı da parçalanarak İran ve Anadolu'ya doğru ilerledi.
---
İslamiyet Öncesi Oğuz Toplumu ve Kültürü
İslamiyet öncesinde Oğuz toplumu, büyük ölçüde göçebe hayvancılığa dayanırdı. Oğuz boyları geniş otlakları dolaşarak at, sığır ve koyun besler; toplumsal ilişkiler soy ailelere göre düzenlenirdi. İnanç sistemlerinde Gök Tengri'ye inanış, şaman uygulamaları ve ata ruhlarına tapınma önemli yer tutardı. Destanî geleneklerde Oğuzların kutsal atası kabul edilen Bozkurt figürü bile bu dönem kültürünü yansıtır. Ayrıca Oğuzlar, ata-babadan devredilen töre (örf-âdet) kurallarına sıkı sıkıya bağlıydılar. Toplumsal yapılarına göre her boyun bir otağı (yurt yerleşkesi) ve bu otağın çevresinde toplanan beylere ait boylak adı verilen çadırlar vardı. Bu dönem, savaşçı liderlerin öne çıktığı, boy beylerinin (başbuğ) kabul edildiği bir yapıya sahipti. Oğuzların mitolojisi ve epik geleneği de bu dönemi şekillendirmiştir; en eski epik metinlerden biri olan Oğuz Han Destanı bu dönemin destansı belleğini temsil eder. Uygurca ve Farsça versiyonları bulunan bu eserlerde Oğuz Han, bozkurt kılavuzluğunda büyük fetihlere çıkıp dünyayı gezer; sonunda yay ve ok simgeleriyle çocuklarını Bozok ve Üçok kollarına ayırır. Bu tür anlatılar tarihî gerçeklikten ziyade halkın dünya görüşünü yansıtan mitolojik anlatılardır. Nitekim hem Oğuz Han Destanı hem de daha sonra yazıya geçirilen Dede Korkut hikâyeleri, Oğuz-göçebe kahramanlığını ön plana çıkarır. Osmanlı döneminde dahi yeni padişah adaylarına Oğuz Han veya Korkut gibi isimler verilmiş; Dede Korkut karakterleri evkaf (vakıf) belgelerinde zikredilmiş ve Oğuzlar halk nazarında "yiğit, dürüst ve saf" bilinen bir ata soyu olarak yüceltilmiştir. Bu destanî gelenek, Oğuzların İslam öncesi kimliğini efsanevi bir kahramanlık anlatısıyla tahkim etmiştir.
---
İslamiyet ve Oğuz Toplumundaki Dönüşümler
İslamiyet'in 10. yüzyıldan itibaren Orta Asya'ya yayılmasıyla Oğuzlar da Müslüman olmaya başladı. Tarihî kaynaklar, Buhara ve çevresinde yaşayan kalabalık bir Oğuz topluluğunun X. yüzyılın başlarında İslamiyet'i kabul ettiğini ve aynı dönemde bugünkü Horasan civarında da Oğuz-Karluk karışımı toplulukların Müslüman olduğunu kaydeder. İbn Bîrûnî ve diğer bilim insanları, Transoxiana bölgesindeki İslam öncülerinin Oğuz kavimlerinden çıktığını ve bu nedenle Müslüman Oğuz gruplarına Türkmen adı verildiğini ifade ederler. İslam'ın kabulü, Oğuz topluluğunda birçok yapısal değişikliği beraberinde getirdi. Eski gelenekler İslam hukukuna uyarlanırken, Oğuz beylerinin İslamî eğitim aldığı vakıf ve medreseler kuruldu; ticarî ilişkiler arttıkça şehirlerde ikamet eden Oğuzlar da İslam kültürüyle kaynaştı. Buna karşılık Oğuzların toplumsal temelini oluşturan boy-oymak örgütü ve göçebe hayvancılık hayatı hemen tamamen sona ermedi; İslam sonrası dönemde bile birçok Oğuz boyu ortak ata destanlarına (Oğuz Han, Dede Korkut) sahip çıkmaya devam etti.
Müslümanlığı kabul eden Oğuz önderleri kısa sürede bölgede yeni siyasal yapıların kurucusu oldular. Reşidüddin'in 14. yüzyıl kaynaklarına göre birçok dönemdeki hanedan Oğuz boylarından çıkmıştır; örneğin Selçuklular Kınık boyundan, Artuklular Döğer boyundan, Salgurlular Salur boyundan, Osmanlılar ise Kayı boyundan gelir. Aynı çalışmada Akkoyunlular Bayındır, Karakoyunlular Bayat, Karamanlılar Avşar gibi örnekler sayılmaktadır. Oğuzların İslam sonrası dönemde kurduğu bu devletler Anadolu, İran ve çevresindeki Türk varlığının temelini oluşturmuş, Oğuz töresi ve mitolojisiyle İslamî yönetim fikirleri harmanlanmıştır.
---
Mitoloji ve Tarihî Gerçekliğin Kesişimi
Oğuzların atası olarak kabul edilen Oğuz Han ve Oğuz Kağan Destanı mitolojik bir anlatıdır; içinde bir yandan kavimlerin efsanevî hâllerini barındıran ögeler, diğer yandan Anadolu'ya ve Hazar Denizi çevresine yönelik geniş hayalî fetihler anlatılır. Her iki versiyonu da İlhanlı saraylarında derlenmiş olan bu destanlarda, Oğuz Han'ın cihan seferleri bozkurt simgesiyle kutsanır, çocuklarının ellerine ok-tokmaklar verilerek bölgeyi paylaşmaları öykülenir. Bilimsel bakış açısından bu metinlerin doğrudan tarihsel bir değer taşıdığı söylenemez; ancak Oğuz Han efsanesi, Türk toplumuna atalarına dair bir aidiyet duygusu kazandırmış, tarih boyunca Oğuzların tarihî iddialarını besleyen bir gelenek oluşturmuştur.
Oğuzların kökeni, erken tarihî izleri ve İslam öncesi-sonrası dönüşümleri, Beydili gibi Oğuz kökenli boyların tarihini anlamak için zemin hazırlar. Mitolojik anlatılar ve tarihî kayıtlar birlikte değerlendirildiğinde Oğuzların, göçebe toplum olmanın ötesinde hem Orta Asya'da hem Anadolu'da önemli rol üstlenen bir Türk topluluğu olduğu görülür. Bu bütünsel çerçeve, Beydili Boyu'nun 16.–18. yüzyıllardaki konumunu anlamada rehberlik edecektir.
---
XVI. Yüzyılda Beydili Boyu ve Osmanlı İmparatorluğu
Beydili boyu, eski Türk kaynaklarında adı geçen yirmi iki Oğuz boyundan biridir ve Oğuz-Türkmen geleneğinin seçkin mensuplarından sayılmıştır. Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan uzun bir göç serüveninin ardından Beydililer, Selçuklular ve Memlükler dönemlerinde Anadolu ve Suriye bozkırlarında kendilerine yurt edinmiş; atalarının geleneksel savaşçı hünerini yüksek vasıflarla taşımışlardır. 16. yüzyılda ise Beydililer özellikle Halep Türkmen toplulukları arasında büyük nüfusa ulaşmış ve hayvan varlıklarıyla dikkat çeken bir göçebe cemaat hâline gelmiştir. 1520 yılında yalnızca üç cemaatten oluşan Beydili teşekkülü, kısa zamanda yüzlerce haneyi bulan bir boy teşkil etmiştir. Örneğin dönemin kaynaklarına göre 1530'lu yıllarda kırk üç, 1550'lerde altmış altı ve 1570'lerde yaklaşık yetmiş cemaat hâlinde Beydili oymaklarının varlığı kaydedilmiştir; nüfusu bin civarına yaklaşan bu boy, verimli yaylak-kışlaklarına ve kuvvetli at çiftliklerine sahipti. Toplum hayatında göçerevli yaşama sıkı sıkıya bağlı olan Beydililer[^4], Türk obası adetleriyle yaşar, ordulara süvari takviyesi verirken aynı zamanda sürülerini iyi gütmesiyle bilinirlerdi. Bu dönemde Osmanlı yönetimi, bölgede yaşayan Beydili gibi Türkmen aşiretlerini savaşçılık ve atlı gücü yüzünden önemsemiş; zaman zaman sipahi sınıfına dâhil etmiş, zaman zaman da gönüllü asker olarak Osmanlı seferlerine katılmalarını sağlamıştır. Bir bakıma Anadolu'nun hâkimiyeti altındaki Türkmen kolu olan Beydili boyu, imparatorluğun güvenliği için hem bir dayanak hem de bazen zorluk çıkaran bir unsur olmuştu.
[^4]: "Göçebe" kavramı, çoğunlukla düzensiz ve sürekli yer değiştiren toplulukları ifade etmekteyken; "göçerevli" terimi, belirli güzergâhlar ve iklimsel döngülere bağlı olarak, mevsimlik hareketlilik gösteren ve kültürel hafızasında belli başlı konak yerlerini içselleştirmiş topluluklar için daha yerinde bir nitelemeyi karşılamaktadır. Bu tercih, Özkul Çobanoğlu'nun Türk Halk Felsefesinde Göç başlıklı çalışmasında ortaya koyduğu gibi, konar-göçer yaşamın yalnızca ekonomik bir faaliyet değil; ölü gömme pratiklerinden mekân tahayyülüne kadar uzanan bir inanç ve aidiyet sistematiğiyle iç içe geçtiğini gözler önüne sermektedir. "Göçerevli"lik, böylelikle bir hayat tarzı olmanın ötesinde, bozkırın kutsal coğrafyasında süreklilik ve bellek yaratma biçimi olarak da okunmalıdır.
---
Osmanlı İdaresinin Göçebe Politikaları
XVII. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu merkezî otoritesini güçlendirme amacıyla birlikte, Türkmen çobanlarını geleneksel serbestliklerinden uzaklaştırmaya başlamıştır. Özellikle Osmanlı'nın doğu ve güneydoğudaki sınır bölgelerinde otlak ihtilafları ve zaman zaman patlak veren eşkıyaca hareketler, İstanbul'daki merkezin göçebe topluluklara şüpheyle bakmasına yol açmıştır. Geniş bozkırlarda hızlı nüfus artışı, artan vergi yükleri ve Celâlî isyanları gibi etkenler, Anadolu'daki pek çok Türkmen aşiretinin huzurunu kaçırmış; devlete karşı güvensizlik büyümüştü. Bu ortamda hükümet katında iki temel uygulama öne çıkmıştı: Göçebe Türkmenleri yerleşik hayata geçirme (iskân) ve gerektiğinde zorla bastırma. İskân politikaları ile Türkmenlerin eskisi gibi yaylak-kışlak dolaşmaları önlenmeye çalışılırken; itaatsiz görünen beylik ve ağalara karşı zor kullanma eğilimi de zaman zaman güç kazanmıştır. Osmanlı yöneticileri, uç bölgelerde yeni köyler kurdurarak ve aşiretleri başka yerlere taşıtarak denetimi sağlamayı hedeflemiş; buna karşılık, bu tedbirlere uymayan aşiretler ise genellikle baskı ve sürgünle cezalandırılmıştır. Bu çerçevede Beydili boyu da diğer Türkmen boyları gibi devletin isyan ve asayiş kaygılarıyla muhatap olmuş, bazen doğrudan devlet adamlarıyla yan yana savaşırken bazen de devletin emrini dinlemediği için hedef tahtası hâline gelmiştir.
---
XVII. Yüzyılda İskân Politikaları ve Beydili Boyu
XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı idaresi, özellikle aşiretlerin asi veya tehlikeli addedilen kesimlerine yönelik iskân hareketlerini yoğunlaştırdı. Bu dönemde Beydili boyu, hem Osmanlı ordusunun hizmetlerine koşan bir kol hem de serbest hareket eden, taşkın muameleleri görülen bir topluluk olarak kayıtlara geçti. Halep, Rakka ve Diyarbakır yörelerindeki Türkmen aşiretlerine dair tahrirat kayıtları Beydili obalarının geniş toprak ve hayvan varlığına sahip olduğunu; yaylaklarıyla kışlaklarının en bereketli coğrafyalarda bulunduğunu gösterir. Naimâ Tarihi gibi kaynaklarda Beydililerin bol at, koyun ve deveye malik oldukları; en temiz ve serin meralara sahip olduğu kaydedilmiştir. Bundan dolayı bölge valileri ve sancak beyleri, Beydili gibi göçebe Türkmenleri hem güvenlik maksadıyla kullanmış hem de onları disipline etmeye çalışmıştır[^5].
Bir taraftan Beydili soylarından çıkan sipahiler Osmanlı ordusunda yer alırken, diğer taraftan Beydili ve bağlı oymaklar bazen eşkıyalıkla suçlanmış; devlete yardımcı olmak yerine yalnızca kendi boyunun çıkarına bakıyor olmakla itham edilmiştir. Osmanlı belgelerinde de görüldüğü üzere, 1600'lerin başlarında Gaziantep ve çevresinde düzeni bozan gruplarla bağlantılı görülen Beydili aşiretleri cezalandırılmak istenmiştir. Örneğin 1609 tarihli bir emirde Beydili obalarından kimi aşiret reislerinin eşkıya ile işbirliği yaptığına dair şikâyetler yer almıştır. Bunun ötesinde Anadolu'da artan huzursuzluğun önüne geçmek isteyen Osmanlı yönetimi, "göçebe kanunu" olarak nitelendirilebilecek fermanlar çıkarıp Türkmen kışlaklarına müdahalede bulundu. Beydili gibi asırlık Türkmen oymakları, geleneksel çoban hayatını terk etmeye zorlanırken; memurlar tarafından iskân edilecekleri yerlere tayin edilmiş, belirlenen bölgelerde usulen yerleşmeleri istenmiştir. Bu politikalar bazen uymayan aşiretlerin zor kullanılarak bastırılması, sürgün konvoylarına bindirilmesiyle sonuçlanmıştır. Osmanlı Devleti böylece hem sınırları koruyacak Türk unsurlarını stratejik bölgelere nakletmeye çalışmış hem de "serseri" addedilen unsurları merkeze uzak yerlere dağıtmayı yeğlemiştir. Bu stratejide, Beydili boyu büyük gruplar hâlinde Rakka çölüne sevk edilen Türkmen aşiretlerinin başında gelmiştir.
[^5]: Beydili Türkmenleri, geleneksel yaylaklarında yerleşik düzene geçmeksizin dolaşmaya devam etmiş; bu esnada civar köylülerin ekinlerine zarar verdikleri gibi, devlete karşı vergi yükümlülüklerini de yerine getirmekten kaçınmışlardı. Bu durum üzerine, 1630 yılında Bağdat Seferi'yle görevlendirilen Sadrazam Hüsrev Paşa, henüz Halep'ten hareket etmeden evvel bu Türkmen boyunu itaat altına almak üzere bir askerî birlik sevk etmiş ve vergi borçlarına karşılık olarak on bin koyun ile yüz civarında deveyi müsadere ettirmiştir (Naimâ Tarihi).
---
1691 Rakka İskânı ve Beydili Boyunun Çöküşü
Osmanlı yönetiminin Beydili ve diğer Türkmen aşiretlerini Rakka bölgesine zorunlu iskâna tabi tuttuğu en dramatik uygulama 1690–1692 yıllarında vuku bulmuştur. Bu dönemde Suriye'de Arap aşiretlerinin saldırganlığı iyice artmış; Rakka hattı Osmanlı egemenliğine meydan okur bir hâle gelmişti. Fırat'ı geçerek Suriye çölünü işgal eden Şammarlar, kısa sürede Rakka bölgesini ele geçirip Türkmen yaylalarına saldırdı ve ticaret yollarına darbe indirdi. Fakat zamanla Arap aşiretleri arasındaki rekabet kavgaya dönüştü: Orta Arabistan'dan gelen Aneze, Türkmenlerin aleyhine harekete geçti ve 20 yıl kadar sonra Şammarları kovarak bölgedeki hâkimiyetini pekiştirdi. Aneze, Rakka yakınlarındaki Türkmen köylerini yaktı, halktan haraç aldı; bu arada tecavüzleri pahasına kervan ticaretini neredeyse durdurdu. Osmanlı merkezi bu saldırganlık zincirini kırmak için Halep ve Yeni-İl Türkmenlerini, özellikle de güçlü Beydili boyunu bölgeye sürgün etmek zorunda kaldı.
1691 yılında sadrazam emriyle çıkarılan fermanla Akçakale'den Rakka'ya kadar kuzey Suriye hattında iskân yapılacağı bildirildi. Bu kapsamda Yeni-İl Türkmenleri arasından 500 çadırlık Bekmişlü, 600 çadırlık Kara-Şeyhlü, 600 çadırlık Bozkoyunlu, 200 çadırlık diğer Bozkoyunlu, 500 çadırlık Dimleklü ve neredeyse 1000 haneyle en kalabalık grup olan Beydili kolu gibi öbekler, Halep Türkmenleri içindeki Tatalu, Kazlı, Balaban, Arablu, Taşbaş, Sincanlu ve Güneş gibi Beydili mensubu cemaatler Rakka bölgesine sevk edildi. Bu oymakların başında, Osmanlı'ya bağlı Türkmen beylerinden Fîruz Bey ve oğlu Şâhin Bey ile akrabaları bulunuyordu. Yerleştirme emrinin amacı açıktı: Zorba Aneze aşiretine karşı Türkmen kılıçlarını bir set gibi Rakka kıyısına yerleştirmek, böylece valilik ile şehirler arası askerî ve ticarî hattın güvenliğini sağlamak ve isyankâr unsurların gücünü kırmaktı. Ancak uygulamanın alt yapısı hayatî riskler barındırıyordu. Önce bölgenin coğrafyası iskân edilenleri perişan etti. Toprak aşırı kurak, verimsiz ve sulama imkânından mahrumdu. Sıcak yaz aylarında yöre, Anadolu yaylalarına alışmış Türkmenlere dayanılmaz geliyordu; zira kışlık yerlerinden binlerce kilometre uzaklaşmışlardı. Ayrıca her iki taraftan sürekli çatışmalar yaşandı. Aneze ve diğer Arap cemaatleri ile Beydili ve Yeni-İl Türkmenleri arasındaki savaşlar şiddetliydi; çatışmalar Beydililer'in yazdığı şiirlere konu olacak kadar yıllar sürdü:
Rakka çöllerinden gelen gaziler
Rakka'nın da gonca gülü soldu mu?
Yeniden bir haber duydum oradan
Cerid Bekir öldü derler öldü mü?[^6]
Buna rağmen sıkıyönetim emrine uymayan aşiret mensupları iskân bölgesinden kaçmaya çalıştı. Osmanlı da sert önlemlerle kaçışları engellemeye çalıştıysa da muvaffak olamadı: Kayseri, Maraş ve Antep taraflarına kaçanlar olduğu gibi, kimi kollar Anadolu içlerine uzak düşmüştü. Devlet, iskânı zorla dayatmaya kararlıydı ve geri dönenleri yeniden Rakka'ya sevk etmeye devam etti. Fakat bu ısrar Beydili boyu için bir felakete dönüştü:
Toplandık aşiret geldik Colab'a
Baş bend Firuz Bey değil mi?
Emretti beyler konduk yan yana
Hacı Ali'nin yurdu Seylan değil mi?[^7]
Rakka iskânı kısa sürede Beydili obalarına acımasız bir imtihan oldu. İskân edilenlerin zorlu sürgün hayatına uyum sağlaması mümkün olmadı. Ahmed Refik'in ifadeleriyle "bu iskân sırasında en büyük ızdırap Beydili boyuna çarptı." Halk arasında günümüzde hâlâ "Colab" (Collab) olarak anılan o bölgedeki yerleşimin acı hatıraları nesiller boyu dilden dile aktarılmaktadır. Fîruz Bey'in kendisi dahi Rakka'nın kavurucu iklimine dayanamadı, "Bu fena yerlerde yaşanmaz" diyerek bir kısmıyla İran'a göçerek Safevî topraklarına sığındı.
Bir yandan pek çok Beydili ailesi Antep'in güneyindeki Toros eteklerine doğru çekilip yeniden yerleşmeye uğraştı; diğerleri ise hayatta kalanlarıyla birlikte Kırk Kilis civarından Musa Dağı eteklerine yerleşti ve nihayetinde tamamen köye dönerek yerleşik hayatı seçti. Kalanlar Suriye tarafında, Harran ovalarında tutunmaya çalıştıysa da onlar da zamanla ayrıldı. Osmanlı yönetiminin büyük çabalarına rağmen, Rakka bölgesindeki iskân fiyaskoyla sonuçlandı; devletin ısrarı boşa gitti ve akıncı Türkmen toplulukları öylesine dağıldı ki boyun eski güç ve nüfuzu bir daha toparlanamadı.
---
Beydili Boyunun Dağılması ve 18. Yüzyılda Durumu
Beydili boyunun Rakka iskânına tabi tutulması ve ardından gerçekleşen kaçışlar, 17. yüzyılın sonunda boyun parçalanmasına yol açtı. Aşiretten geriye kalanlar, Osmanlı'nın takipçi kuvvetlerinden kaçarak dağlara ve Toroslar'a sığındı. Ağızdan aktarılan hikâyelere göre, bir kervan soygunu sonucunda Halep Valisi Abbas Paşa oymakların üzerine yürüyerek onları dağıttı[^8]. 1691 sonrasında Maraş yaylalarına doğru çekildiler; daha sonra kuzeye Maraş, hatta Kayseri yönüne, daha serin ortamlar aramaya başladılar. Maraş kadar olmasa da nispeten rahat bir yaşam alanı bulduklarında, yeniden çatışmadan uzak köy yerleşmeleri kurmaya koyuldular. Zaman içinde Antep ile Adıyaman yöresine yayılarak, kısmen Suriye sınırındaki yerlerde yeniden beldeleştiler. Adanalı, Hamidiye ve Siverek arasındaki arazilerde bazı Beydili cemaatleri barınırken; bugün Malatya'nın kuzeyinde bulunan Besni'de bile 18. yüzyıl başlarında Beydili köylerinin kurulduğu rivayet edilir. Yazılı belgelerden ziyade sözlü kaynaklara dayanan bu izler, Beydililerin Osmanlı vilayet sistemindeki yeni göç dalgalarına rağmen kendi işlerini göçer geleneğiyle sürdürmeye çalıştığını ortaya koyar.
Buna karşılık Beydili boyu, iskân öncesindeki gücünden çok uzaktı artık. Bir zamanlar bini aşkın haneyi bulan nüfus, dağınık küçük gruplar hâline inmiş; çok sayıdaki oymak dar bir alana sıkışmıştı. Toroslar ve Antakya eteklerinde kurulan "köy Beydili" adlı yerleşimler de Beydili öbeklerinin adını taşıdıysa da zeytinciliğe dönüşmüş köylü hayatı, asıl göçer yaşam stiline son noktayı koymuştu. Yüzyıl ortalarına gelindiğinde Beydili adının yaşadığı coğrafyada pek çok bölgede anılmaya başlandığı görülür: Antep-Akçakale yolundaki Çörten köyü, Adıyaman Yazı köyü, Kahramanmaraş Beğdemir köyü gibi yerler ile Urfa-Ahzegiş arasında kalmış Araplı ve Kazlı gibi adlarla anılan oymaklar Beydili soyundan gelmektedir. Bu nüfus grupları, 19. yüzyılın sonuna değin hem Türkmen kimliğini kısmen korudu hem de Osmanlı idaresinin son döneminde çıkan olaylarda yer aldı. Örneğin Anadolu'nun uzak bir köyünde yaşayan Araban Beydili ailesi, Fransızlara karşı 1920 Urfa savunmasına katılmış; antlaşmalar sonrasında Türkiye'deki sınırlar içinde kalmış bir Türkmen köyünü temsil etmiştir.
Böylece XVII. yüzyıl sonundaki Rakka faciası Beydili boyu için de bir dönüm noktası oldu: Eski büyük Türk oymaklarından biri, zorunlu iskân ve devletin baskıcı politikaları yüzünden dünya sahnesinden çekildi. XVIII. yüzyılda artan merkeziyetçi düzenlemeler ve Türkmen topluluklara esen sert rüzgârlar Beydili adını geleneksel hürriyetinden iyice uzaklaştırırken, kalan mensupları yerleşik köy hayatına alıştırdı. Bir zamanlar Anadolu'nun en kalabalık Türkmen boylarından olan Beydililer, artık birkaç yüz hanesiyle sınır illerimizde sürüp giden eski bir göçer topluluğu görüntüsü verdi. Ancak bu dağınık cemaatler; Oğuz tahtının eski taşıyıcıları, atalarının mirasçısı Türk milletini oluşturan köklerden biri olduğu için önemsiz değildi. Osmanlı'nın baskıcı iskân politikaları olmasaydı, bu yiğit Türkmen obası belki daha parlak bir yolda ilerleyecekti. Zira saf kan bir Oğuz kollarının aziz soyundan gelen Beydililer, asırlar boyunca Türklüğün ebedî serencamında izler bırakmış bir millet parçasıdır. XVIII. yüzyılın belirsizliğinde ise Beydili boyu, Anadolu'nun diğer yollarına savrulmuş bu fedakâr Türkmenler hâlinde hafızalarda yer aldı ve Adana-Malatya çizgisinde bıraktığı köy isimleriyle Türk efsanelerinde silik bir destana dönüştü.
[^6]: Ali Şahin, Güney Anadolu'da Beydili Türkmenleri ve Baraklar, Gaziantep.
[^8]: Evvelce gelmişiz iskân olanda
Dağıttın Culab'ı sen Abbas Paşa
Aşiret! siz de bakın böyle zamana
Dağıttın Culab'ı sen Abbas Paşa
(Ali Şahin, Güney Anadolu'da Beydili Türkmenleri ve Baraklar)
---
Sonuç
Beydili Boyu'nun 16.–18. yüzyıllar arasındaki tarihî seyri, yalnızca Osmanlı ve Safevî yönetimindeki Türkmen topluluklarının sosyo-politik yapısını anlamakla kalmaz, aynı zamanda Orta Asya'dan Orta Doğu'ya, Anadolu'dan Kuzey Afrika'ya kadar yayılan büyük bir kültürel mirası da gözler önüne serer. Beydili boyu, Oğuzlar'ın kökeninden başlayıp, göçerevli yaşam biçiminden yerleşik hayata geçiş sürecine kadar uzanan bir dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşüm, Beydililer'in zaman zaman Osmanlı yönetimine karşı başkaldırmalarını, zaman zaman da Safevîler ve Osmanlılar arasındaki rekabeti etkilemiş ve sonunda onları hem Osmanlı hem de Safevî yönetimlerinin alternatifsiz birer parçası hâline getirmiştir.
Beydili boyunun tarihî gelişimi, hem Osmanlı hem de Safevî devletleri ile olan ilişkileriyle şekillenmiş; ancak her iki devletin de uyguladığı baskıcı politikalar ve Türkmenlere karşı sert tutumları, bu boyun kimlik inşasında ciddi zorluklara yol açmıştır. Osmanlı'nın göçebe Türkmenleri yerleşik hayata geçirme çabaları, yerel yönetimlerin denetimlerini sağlamak adına oldukça zorlayıcı bir strateji olarak Beydili boyunu hem coğrafî hem de kültürel olarak parçalamıştır. Bu süreç, Beydili boyunun bölgedeki sosyal yapısını değiştirmiş ve onları daha yerleşik bir hayata doğru sürüklemiştir. Diğer taraftan, Safevîler de benzer bir strateji izleyerek, özellikle Beydili kökenli Türkmenleri devlet idaresinde önemli mevkilerle ödüllendirmiş ve onlardan yönetimsel destek almıştır. Ancak her iki imparatorluk da zaman zaman Türkmenlerin geleneksel yapılarından, ekonomik özgürlüklerinden ve kimliklerinden ödün vermelerini istemiştir. Bu baskılar, Beydili boyunun içsel dayanışmasını pekiştirmiş, ancak bir o kadar da bölünmelere yol açmıştır.
Beydili boyu, hem Anadolu'da hem de Suriye'deki yerleşimlerinde ve Rakka gibi uç bölgelerde karşılaştığı zorluklarla başa çıkmaya çalışırken, bu süreç bir yandan da kültürel bir kimlik arayışına dönüşmüştür. İslam öncesi göçerevli gelenekleriyle İslamî değerleri harmanlamaya çalışan Beydili boyu, Oğuz kültürünün geleneklerini yaşatmaya devam etmiş; ancak zaman içinde hem Osmanlı hem de Safevî yönetimlerinin baskıları, onları yerleşik hayata zorlayarak bu geleneklerin yok olma sürecine girmelerine yol açmıştır. Beydili boyu, bir milletin tarihî kimlik inşasının yalnızca savaşlardan ve fetihlerden değil, aynı zamanda iktidar mücadelelerinden, kültürel etkileşimlerden ve zorlayıcı toplumsal yapılarla da şekillendiğini açıkça göstermektedir.
Beydili Boyu'nun 16.–18. yüzyıllardaki tarihî süreci, hem Osmanlı hem de Safevî dönemi Türk toplumlarının temel yapı taşlarından biri olan Oğuz kültürünün sürekliliğini ve adaptasyonunu gözler önüne sererken, aynı zamanda bu toplulukların kimliklerini ve sosyal yapılarındaki dönüşümü de vurgulamaktadır. Beydili boyunun tarihî gelişimi, Türk milletinin tarihsel mücadelesinin ve kültürel direncinin simgesel bir örneği olmuştur. Oğuzların geleneksel değerlerini koruyarak, Türk kimliğini farklı coğrafyalarda ayakta tutmaya çalışan Beydili boyu, tarihsel süreç içerisinde Türk kültürünün zenginliğini temsil etmeye devam etmektedir.
---
Kaynakça
· Ali Şahin, Güney Anadolu'da Beydili Türkmenleri ve Baraklar, Gaziantep.
· İbnülemin Mahmud Kemal, Naimâ Tarihi (Târih-i Naimâ).
· Kafesoğlu, İbrahim, Türk Millî Kültürü, İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 1989.
· Sümer, Faruk, Oğuzlar (Türkmenler): Tarihleri–Boy Teşkilatı–Destanları.
· Sümer, Faruk, "Bozoklu Oğuz Boylarına Dair".
· Denis Sinor, "Oğuz Destanı Üzerine Bazı Mülahazalar", Türkiyat Mecmuası, c. 10, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1952, s. 91–102.
· Anonim, Oğuz Kağan Destanı, Haz. Muharrem Ergin, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1972.
· Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugâti't-Türk, Haz. Besim Atalay, 4 cilt, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2006.
· Çobanoğlu, Ö., "Türk Halk Felsefesinde Göç Olgusu", Akademik Kaynak, 1(2), 2013, s. 61-63.


Yorumlar
Yorum Gönder