Beydili Boyu: Kökeni, Tarihî Gelişimi ve Kültürel Özellikleri (16.–18. Yüzyıllar)


Erdal Demirhan Demiröz

Hacettepe Üniversitesi – İstanbul Üniversitesi


---


Özet


Bu çalışma, Beydili boyunun 16.–18. yüzyıllar arasındaki tarihî gelişimini, Osmanlı ve Safevîler arasındaki etkileşimleri, Osmanlı idaresinin uyguladığı iskân politikaları ile Beydili boyunun karşılaştığı toplumsal zorlukları ele almaktadır. Oğuzlar'ın kökeninden başlayarak Beydili boyunun yerleşik hayata geçişi, Osmanlı ve Safevî devleti ile olan ilişkileri ve zorunlu iskân hareketlerinin Beydili toplumu üzerindeki etkileri incelenmiştir. Beydili boyu, Osmanlı'nın göçebe Türkmenler üzerindeki baskıcı politikalarına karşı direnmiş; ancak bu zorluklar, Beydililerin dağılmasına ve yerleşik hayata geçmelerine yol açmıştır. Çalışma, Beydili boyunun geçirdiği toplumsal dönüşüm sürecini, göçebe geleneğin zorla terk edilmesi ve devletin baskıları sonucunda değişen kimlik inşasını tartışarak, Osmanlı'nın Türkmen politikalarının yıkıcı etkilerini özgün bir şekilde yorumlamaktadır. Bu bağlamda, Beydili boyu, Türk milletinin tarihi boyunca varlık gösteren ve Türk kimliğini taşıyan önemli bir halk olarak, göçebe yaşam tarzını ve kültürünü koruma çabasıyla dikkat çekmektedir.


---


Oğuzlar'ın Kökeni ve Tarihsel Gelişimi


Oğuz adı, tarihî kaynaklarda ilk olarak Göktürk kitabelerinde geçer ve kökenine dair çeşitli görüşler vardır. En yaygın kabul, çoğul eki –z'nin birleşiminden türemiştir ("oklar" anlamında). İlhanlı hükümdarı Gazan Han (1295–1304) devrinde yahut onun halefi Olcaytu (1304–1316) döneminde kaleme alındığı tahmin edilen Uygurca Oğuz Kağan Destanı'nda, "ilk süt" anlamına gelen "ağız" kelimesinin "Oğuz" şeklinde geçtiği dikkat çekmektedir. Bu kullanım, Oğuz adının fonetik evrimi ve anlam katmanları bakımından önemli bir örnek teşkil etmektedir. Nitekim bu bağlamda "Oğuz" adının sadece etnik veya siyasi bir kimlik göstergesi olarak değil, aynı zamanda kültürel ve mitolojik bir çağrışım alanına da sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu husus, Oğuz adının anlam kökenine dair yapılan diğer dilbilimsel yorumlarla birlikte değerlendirildiğinde, terimin yalnızca "oklar" anlamında değil, aynı zamanda Türk kozmogonisine ve halk inanışlarına kök salan bir simge niteliği taşıdığı da söylenebilir[^1]. Fakat Kaşgarlı Mahmud üç asır öncesinde yazdığı eserinde ilk süt kavramını ağuj, ağuz kelimeleriyle karşılamıştır. Eğer Uygurcada ilk süt aguz, oğuz şeklinde kullanılsaydı Kaşgarlı Mahmud bunu kaydederdi. Bundan dolayı destanda görülen "Oğuz" imlasında bir hata olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır[^2]. Farklı araştırmacılar bu ismi "öküz"[^3], "nehir", "boğa" veya "lider" gibi anlamlarda da yorumlamış; hatta bazıları onu "kabileler" yerine kullanılmış biçimde değerlendirmiştir. Yine de bu yaklaşımların hiçbiri tüm Oğuz kavramını karşılamaktan uzaktır. Son dönemdeki çalışmalar ise Oğuz adının genel olarak Türk adıyla özdeş olduğuna işaret etmekte, bu büyük kavimi kökeni ve adı itibarıyla bütüncül olarak açıklamayı amaçlamaktadır.


Erken dönemde Oğuzlar, Orta Asya bozkırlarında dokuz boylu bir konfederasyon olarak anılmıştır. 7. yüzyıl Orhun Yazıtları'nda geçen "Dokuz Oğuzlar" tabiri, kelime anlamıyla "dokuz boydan oluşan Oğuzlar" demektir. Faruk Sümer'in aktardığı bilgilere göre Göktürk dönemi kaynakları da Oğuzları bu "Tokuz Oğuz" şeklinde anmakta ve Oğuzların Tula Irmağı kıyılarında oturduğunu belirtmektedir. Zaman içinde Oğuzlar, iki büyük kola ayrılan bir sosyal teşkilat geliştirmiştir: Bozok ve Üçok kolları. Göktürk kitabelerinde Batı Türk elinden sorumlu Oğuzların her kolda eşit sayıdaki boydan oluştuğu ve bunlara Bozok ile Üçok denildiği görülür. Destanî geleneklere göre ise Oğuz Han soyundaki bu yirmi dört boy, sonunda Bozok ve Üçok olarak iki kola ayrılır.


İlk büyük devlet yapılanması Oğuz Yabgu Devleti olarak XI. yüzyıl başlarında şekillendi. Seyhun (Amu Derya) boylarındaki bu devlette hükümdar "yabgu" unvanı taşırken, ikinci derecede kumandanlar kül erkin ve subaşı gibi rütbeler sahibiydi. Sümer'e göre X. yüzyılın ilk yarısında bağımsız ve güçlü bir Oğuz Yabgu Devleti mevcuttu. Bu dönemde Oğuzlar, göçebe-göçebe ilişkileri çerçevesinde komşu Türk kavimlerine karşı sürekli mücadele etti; örneğin Peçenekler'i Volga-Don bozkırından süren Oğuzlar, İdil (Volga) ile Ural arasındaki bölgeyi etkisi altına almıştır. Yönetimde yaygın kabul gören törelere göre Oğuzlar işlerini meclislerde müzakere yoluyla kararlaştırır ve savaşçı bir toplum olarak güç gösterisi yapmaktan çekinmezlerdi. Ancak 10. yüzyılın sonlarında yabgu devletinde iç çekişmeler başladı. Meliknâme gibi kaynaklara göre bu dönemde Oğuz subaşısı Dukak öldüğünde yerine oğlu Selçuk geçti ve kısa süre sonra Oğuz Yabgu ülkesi parçalanmaya başladı. Oğuz Yabgu Devleti 1055 yılında yıkıldı; bu yıkılış bazılarının öne sürdüğü gibi iç çekişmeler, bazılarının söylediği gibi Kıpçak akınları nedeniyle gerçekleşmiş olabilir. Böylece Oğuz boyları batıya göçe yönelirken, bir kısmı da parçalanarak İran ve Anadolu'ya doğru ilerledi.


---


İslamiyet Öncesi Oğuz Toplumu ve Kültürü


İslamiyet öncesinde Oğuz toplumu, büyük ölçüde göçebe hayvancılığa dayanırdı. Oğuz boyları geniş otlakları dolaşarak at, sığır ve koyun besler; toplumsal ilişkiler soy ailelere göre düzenlenirdi. İnanç sistemlerinde Gök Tengri'ye inanış, şaman uygulamaları ve ata ruhlarına tapınma önemli yer tutardı. Destanî geleneklerde Oğuzların kutsal atası kabul edilen Bozkurt figürü bile bu dönem kültürünü yansıtır. Ayrıca Oğuzlar, ata-babadan devredilen töre (örf-âdet) kurallarına sıkı sıkıya bağlıydılar. Toplumsal yapılarına göre her boyun bir otağı (yurt yerleşkesi) ve bu otağın çevresinde toplanan beylere ait boylak adı verilen çadırlar vardı. Bu dönem, savaşçı liderlerin öne çıktığı, boy beylerinin (başbuğ) kabul edildiği bir yapıya sahipti. Oğuzların mitolojisi ve epik geleneği de bu dönemi şekillendirmiştir; en eski epik metinlerden biri olan Oğuz Han Destanı bu dönemin destansı belleğini temsil eder. Uygurca ve Farsça versiyonları bulunan bu eserlerde Oğuz Han, bozkurt kılavuzluğunda büyük fetihlere çıkıp dünyayı gezer; sonunda yay ve ok simgeleriyle çocuklarını Bozok ve Üçok kollarına ayırır. Bu tür anlatılar tarihî gerçeklikten ziyade halkın dünya görüşünü yansıtan mitolojik anlatılardır. Nitekim hem Oğuz Han Destanı hem de daha sonra yazıya geçirilen Dede Korkut hikâyeleri, Oğuz-göçebe kahramanlığını ön plana çıkarır. Osmanlı döneminde dahi yeni padişah adaylarına Oğuz Han veya Korkut gibi isimler verilmiş; Dede Korkut karakterleri evkaf (vakıf) belgelerinde zikredilmiş ve Oğuzlar halk nazarında "yiğit, dürüst ve saf" bilinen bir ata soyu olarak yüceltilmiştir. Bu destanî gelenek, Oğuzların İslam öncesi kimliğini efsanevi bir kahramanlık anlatısıyla tahkim etmiştir.


---


İslamiyet ve Oğuz Toplumundaki Dönüşümler


İslamiyet'in 10. yüzyıldan itibaren Orta Asya'ya yayılmasıyla Oğuzlar da Müslüman olmaya başladı. Tarihî kaynaklar, Buhara ve çevresinde yaşayan kalabalık bir Oğuz topluluğunun X. yüzyılın başlarında İslamiyet'i kabul ettiğini ve aynı dönemde bugünkü Horasan civarında da Oğuz-Karluk karışımı toplulukların Müslüman olduğunu kaydeder. İbn Bîrûnî ve diğer bilim insanları, Transoxiana bölgesindeki İslam öncülerinin Oğuz kavimlerinden çıktığını ve bu nedenle Müslüman Oğuz gruplarına Türkmen adı verildiğini ifade ederler. İslam'ın kabulü, Oğuz topluluğunda birçok yapısal değişikliği beraberinde getirdi. Eski gelenekler İslam hukukuna uyarlanırken, Oğuz beylerinin İslamî eğitim aldığı vakıf ve medreseler kuruldu; ticarî ilişkiler arttıkça şehirlerde ikamet eden Oğuzlar da İslam kültürüyle kaynaştı. Buna karşılık Oğuzların toplumsal temelini oluşturan boy-oymak örgütü ve göçebe hayvancılık hayatı hemen tamamen sona ermedi; İslam sonrası dönemde bile birçok Oğuz boyu ortak ata destanlarına (Oğuz Han, Dede Korkut) sahip çıkmaya devam etti.


Müslümanlığı kabul eden Oğuz önderleri kısa sürede bölgede yeni siyasal yapıların kurucusu oldular. Reşidüddin'in 14. yüzyıl kaynaklarına göre birçok dönemdeki hanedan Oğuz boylarından çıkmıştır; örneğin Selçuklular Kınık boyundan, Artuklular Döğer boyundan, Salgurlular Salur boyundan, Osmanlılar ise Kayı boyundan gelir. Aynı çalışmada Akkoyunlular Bayındır, Karakoyunlular Bayat, Karamanlılar Avşar gibi örnekler sayılmaktadır. Oğuzların İslam sonrası dönemde kurduğu bu devletler Anadolu, İran ve çevresindeki Türk varlığının temelini oluşturmuş, Oğuz töresi ve mitolojisiyle İslamî yönetim fikirleri harmanlanmıştır.


---


Mitoloji ve Tarihî Gerçekliğin Kesişimi


Oğuzların atası olarak kabul edilen Oğuz Han ve Oğuz Kağan Destanı mitolojik bir anlatıdır; içinde bir yandan kavimlerin efsanevî hâllerini barındıran ögeler, diğer yandan Anadolu'ya ve Hazar Denizi çevresine yönelik geniş hayalî fetihler anlatılır. Her iki versiyonu da İlhanlı saraylarında derlenmiş olan bu destanlarda, Oğuz Han'ın cihan seferleri bozkurt simgesiyle kutsanır, çocuklarının ellerine ok-tokmaklar verilerek bölgeyi paylaşmaları öykülenir. Bilimsel bakış açısından bu metinlerin doğrudan tarihsel bir değer taşıdığı söylenemez; ancak Oğuz Han efsanesi, Türk toplumuna atalarına dair bir aidiyet duygusu kazandırmış, tarih boyunca Oğuzların tarihî iddialarını besleyen bir gelenek oluşturmuştur.


Oğuzların kökeni, erken tarihî izleri ve İslam öncesi-sonrası dönüşümleri, Beydili gibi Oğuz kökenli boyların tarihini anlamak için zemin hazırlar. Mitolojik anlatılar ve tarihî kayıtlar birlikte değerlendirildiğinde Oğuzların, göçebe toplum olmanın ötesinde hem Orta Asya'da hem Anadolu'da önemli rol üstlenen bir Türk topluluğu olduğu görülür. Bu bütünsel çerçeve, Beydili Boyu'nun 16.–18. yüzyıllardaki konumunu anlamada rehberlik edecektir.


---


XVI. Yüzyılda Beydili Boyu ve Osmanlı İmparatorluğu


Beydili boyu, eski Türk kaynaklarında adı geçen yirmi iki Oğuz boyundan biridir ve Oğuz-Türkmen geleneğinin seçkin mensuplarından sayılmıştır. Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan uzun bir göç serüveninin ardından Beydililer, Selçuklular ve Memlükler dönemlerinde Anadolu ve Suriye bozkırlarında kendilerine yurt edinmiş; atalarının geleneksel savaşçı hünerini yüksek vasıflarla taşımışlardır. 16. yüzyılda ise Beydililer özellikle Halep Türkmen toplulukları arasında büyük nüfusa ulaşmış ve hayvan varlıklarıyla dikkat çeken bir göçebe cemaat hâline gelmiştir. 1520 yılında yalnızca üç cemaatten oluşan Beydili teşekkülü, kısa zamanda yüzlerce haneyi bulan bir boy teşkil etmiştir. Örneğin dönemin kaynaklarına göre 1530'lu yıllarda kırk üç, 1550'lerde altmış altı ve 1570'lerde yaklaşık yetmiş cemaat hâlinde Beydili oymaklarının varlığı kaydedilmiştir; nüfusu bin civarına yaklaşan bu boy, verimli yaylak-kışlaklarına ve kuvvetli at çiftliklerine sahipti. Toplum hayatında göçerevli yaşama sıkı sıkıya bağlı olan Beydililer[^4], Türk obası adetleriyle yaşar, ordulara süvari takviyesi verirken aynı zamanda sürülerini iyi gütmesiyle bilinirlerdi. Bu dönemde Osmanlı yönetimi, bölgede yaşayan Beydili gibi Türkmen aşiretlerini savaşçılık ve atlı gücü yüzünden önemsemiş; zaman zaman sipahi sınıfına dâhil etmiş, zaman zaman da gönüllü asker olarak Osmanlı seferlerine katılmalarını sağlamıştır. Bir bakıma Anadolu'nun hâkimiyeti altındaki Türkmen kolu olan Beydili boyu, imparatorluğun güvenliği için hem bir dayanak hem de bazen zorluk çıkaran bir unsur olmuştu.


[^4]: "Göçebe" kavramı, çoğunlukla düzensiz ve sürekli yer değiştiren toplulukları ifade etmekteyken; "göçerevli" terimi, belirli güzergâhlar ve iklimsel döngülere bağlı olarak, mevsimlik hareketlilik gösteren ve kültürel hafızasında belli başlı konak yerlerini içselleştirmiş topluluklar için daha yerinde bir nitelemeyi karşılamaktadır. Bu tercih, Özkul Çobanoğlu'nun Türk Halk Felsefesinde Göç başlıklı çalışmasında ortaya koyduğu gibi, konar-göçer yaşamın yalnızca ekonomik bir faaliyet değil; ölü gömme pratiklerinden mekân tahayyülüne kadar uzanan bir inanç ve aidiyet sistematiğiyle iç içe geçtiğini gözler önüne sermektedir. "Göçerevli"lik, böylelikle bir hayat tarzı olmanın ötesinde, bozkırın kutsal coğrafyasında süreklilik ve bellek yaratma biçimi olarak da okunmalıdır.


---


Osmanlı İdaresinin Göçebe Politikaları


XVII. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu merkezî otoritesini güçlendirme amacıyla birlikte, Türkmen çobanlarını geleneksel serbestliklerinden uzaklaştırmaya başlamıştır. Özellikle Osmanlı'nın doğu ve güneydoğudaki sınır bölgelerinde otlak ihtilafları ve zaman zaman patlak veren eşkıyaca hareketler, İstanbul'daki merkezin göçebe topluluklara şüpheyle bakmasına yol açmıştır. Geniş bozkırlarda hızlı nüfus artışı, artan vergi yükleri ve Celâlî isyanları gibi etkenler, Anadolu'daki pek çok Türkmen aşiretinin huzurunu kaçırmış; devlete karşı güvensizlik büyümüştü. Bu ortamda hükümet katında iki temel uygulama öne çıkmıştı: Göçebe Türkmenleri yerleşik hayata geçirme (iskân) ve gerektiğinde zorla bastırma. İskân politikaları ile Türkmenlerin eskisi gibi yaylak-kışlak dolaşmaları önlenmeye çalışılırken; itaatsiz görünen beylik ve ağalara karşı zor kullanma eğilimi de zaman zaman güç kazanmıştır. Osmanlı yöneticileri, uç bölgelerde yeni köyler kurdurarak ve aşiretleri başka yerlere taşıtarak denetimi sağlamayı hedeflemiş; buna karşılık, bu tedbirlere uymayan aşiretler ise genellikle baskı ve sürgünle cezalandırılmıştır. Bu çerçevede Beydili boyu da diğer Türkmen boyları gibi devletin isyan ve asayiş kaygılarıyla muhatap olmuş, bazen doğrudan devlet adamlarıyla yan yana savaşırken bazen de devletin emrini dinlemediği için hedef tahtası hâline gelmiştir.


---


XVII. Yüzyılda İskân Politikaları ve Beydili Boyu


XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı idaresi, özellikle aşiretlerin asi veya tehlikeli addedilen kesimlerine yönelik iskân hareketlerini yoğunlaştırdı. Bu dönemde Beydili boyu, hem Osmanlı ordusunun hizmetlerine koşan bir kol hem de serbest hareket eden, taşkın muameleleri görülen bir topluluk olarak kayıtlara geçti. Halep, Rakka ve Diyarbakır yörelerindeki Türkmen aşiretlerine dair tahrirat kayıtları Beydili obalarının geniş toprak ve hayvan varlığına sahip olduğunu; yaylaklarıyla kışlaklarının en bereketli coğrafyalarda bulunduğunu gösterir. Naimâ Tarihi gibi kaynaklarda Beydililerin bol at, koyun ve deveye malik oldukları; en temiz ve serin meralara sahip olduğu kaydedilmiştir. Bundan dolayı bölge valileri ve sancak beyleri, Beydili gibi göçebe Türkmenleri hem güvenlik maksadıyla kullanmış hem de onları disipline etmeye çalışmıştır[^5].


Bir taraftan Beydili soylarından çıkan sipahiler Osmanlı ordusunda yer alırken, diğer taraftan Beydili ve bağlı oymaklar bazen eşkıyalıkla suçlanmış; devlete yardımcı olmak yerine yalnızca kendi boyunun çıkarına bakıyor olmakla itham edilmiştir. Osmanlı belgelerinde de görüldüğü üzere, 1600'lerin başlarında Gaziantep ve çevresinde düzeni bozan gruplarla bağlantılı görülen Beydili aşiretleri cezalandırılmak istenmiştir. Örneğin 1609 tarihli bir emirde Beydili obalarından kimi aşiret reislerinin eşkıya ile işbirliği yaptığına dair şikâyetler yer almıştır. Bunun ötesinde Anadolu'da artan huzursuzluğun önüne geçmek isteyen Osmanlı yönetimi, "göçebe kanunu" olarak nitelendirilebilecek fermanlar çıkarıp Türkmen kışlaklarına müdahalede bulundu. Beydili gibi asırlık Türkmen oymakları, geleneksel çoban hayatını terk etmeye zorlanırken; memurlar tarafından iskân edilecekleri yerlere tayin edilmiş, belirlenen bölgelerde usulen yerleşmeleri istenmiştir. Bu politikalar bazen uymayan aşiretlerin zor kullanılarak bastırılması, sürgün konvoylarına bindirilmesiyle sonuçlanmıştır. Osmanlı Devleti böylece hem sınırları koruyacak Türk unsurlarını stratejik bölgelere nakletmeye çalışmış hem de "serseri" addedilen unsurları merkeze uzak yerlere dağıtmayı yeğlemiştir. Bu stratejide, Beydili boyu büyük gruplar hâlinde Rakka çölüne sevk edilen Türkmen aşiretlerinin başında gelmiştir.


[^5]: Beydili Türkmenleri, geleneksel yaylaklarında yerleşik düzene geçmeksizin dolaşmaya devam etmiş; bu esnada civar köylülerin ekinlerine zarar verdikleri gibi, devlete karşı vergi yükümlülüklerini de yerine getirmekten kaçınmışlardı. Bu durum üzerine, 1630 yılında Bağdat Seferi'yle görevlendirilen Sadrazam Hüsrev Paşa, henüz Halep'ten hareket etmeden evvel bu Türkmen boyunu itaat altına almak üzere bir askerî birlik sevk etmiş ve vergi borçlarına karşılık olarak on bin koyun ile yüz civarında deveyi müsadere ettirmiştir (Naimâ Tarihi).


---


1691 Rakka İskânı ve Beydili Boyunun Çöküşü


Osmanlı yönetiminin Beydili ve diğer Türkmen aşiretlerini Rakka bölgesine zorunlu iskâna tabi tuttuğu en dramatik uygulama 1690–1692 yıllarında vuku bulmuştur. Bu dönemde Suriye'de Arap aşiretlerinin saldırganlığı iyice artmış; Rakka hattı Osmanlı egemenliğine meydan okur bir hâle gelmişti. Fırat'ı geçerek Suriye çölünü işgal eden Şammarlar, kısa sürede Rakka bölgesini ele geçirip Türkmen yaylalarına saldırdı ve ticaret yollarına darbe indirdi. Fakat zamanla Arap aşiretleri arasındaki rekabet kavgaya dönüştü: Orta Arabistan'dan gelen Aneze, Türkmenlerin aleyhine harekete geçti ve 20 yıl kadar sonra Şammarları kovarak bölgedeki hâkimiyetini pekiştirdi. Aneze, Rakka yakınlarındaki Türkmen köylerini yaktı, halktan haraç aldı; bu arada tecavüzleri pahasına kervan ticaretini neredeyse durdurdu. Osmanlı merkezi bu saldırganlık zincirini kırmak için Halep ve Yeni-İl Türkmenlerini, özellikle de güçlü Beydili boyunu bölgeye sürgün etmek zorunda kaldı.


1691 yılında sadrazam emriyle çıkarılan fermanla Akçakale'den Rakka'ya kadar kuzey Suriye hattında iskân yapılacağı bildirildi. Bu kapsamda Yeni-İl Türkmenleri arasından 500 çadırlık Bekmişlü, 600 çadırlık Kara-Şeyhlü, 600 çadırlık Bozkoyunlu, 200 çadırlık diğer Bozkoyunlu, 500 çadırlık Dimleklü ve neredeyse 1000 haneyle en kalabalık grup olan Beydili kolu gibi öbekler, Halep Türkmenleri içindeki Tatalu, Kazlı, Balaban, Arablu, Taşbaş, Sincanlu ve Güneş gibi Beydili mensubu cemaatler Rakka bölgesine sevk edildi. Bu oymakların başında, Osmanlı'ya bağlı Türkmen beylerinden Fîruz Bey ve oğlu Şâhin Bey ile akrabaları bulunuyordu. Yerleştirme emrinin amacı açıktı: Zorba Aneze aşiretine karşı Türkmen kılıçlarını bir set gibi Rakka kıyısına yerleştirmek, böylece valilik ile şehirler arası askerî ve ticarî hattın güvenliğini sağlamak ve isyankâr unsurların gücünü kırmaktı. Ancak uygulamanın alt yapısı hayatî riskler barındırıyordu. Önce bölgenin coğrafyası iskân edilenleri perişan etti. Toprak aşırı kurak, verimsiz ve sulama imkânından mahrumdu. Sıcak yaz aylarında yöre, Anadolu yaylalarına alışmış Türkmenlere dayanılmaz geliyordu; zira kışlık yerlerinden binlerce kilometre uzaklaşmışlardı. Ayrıca her iki taraftan sürekli çatışmalar yaşandı. Aneze ve diğer Arap cemaatleri ile Beydili ve Yeni-İl Türkmenleri arasındaki savaşlar şiddetliydi; çatışmalar Beydililer'in yazdığı şiirlere konu olacak kadar yıllar sürdü:


Rakka çöllerinden gelen gaziler

Rakka'nın da gonca gülü soldu mu?

Yeniden bir haber duydum oradan

Cerid Bekir öldü derler öldü mü?[^6]


Buna rağmen sıkıyönetim emrine uymayan aşiret mensupları iskân bölgesinden kaçmaya çalıştı. Osmanlı da sert önlemlerle kaçışları engellemeye çalıştıysa da muvaffak olamadı: Kayseri, Maraş ve Antep taraflarına kaçanlar olduğu gibi, kimi kollar Anadolu içlerine uzak düşmüştü. Devlet, iskânı zorla dayatmaya kararlıydı ve geri dönenleri yeniden Rakka'ya sevk etmeye devam etti. Fakat bu ısrar Beydili boyu için bir felakete dönüştü:


Toplandık aşiret geldik Colab'a

Baş bend Firuz Bey değil mi?

Emretti beyler konduk yan yana

Hacı Ali'nin yurdu Seylan değil mi?[^7]


Rakka iskânı kısa sürede Beydili obalarına acımasız bir imtihan oldu. İskân edilenlerin zorlu sürgün hayatına uyum sağlaması mümkün olmadı. Ahmed Refik'in ifadeleriyle "bu iskân sırasında en büyük ızdırap Beydili boyuna çarptı." Halk arasında günümüzde hâlâ "Colab" (Collab) olarak anılan o bölgedeki yerleşimin acı hatıraları nesiller boyu dilden dile aktarılmaktadır. Fîruz Bey'in kendisi dahi Rakka'nın kavurucu iklimine dayanamadı, "Bu fena yerlerde yaşanmaz" diyerek bir kısmıyla İran'a göçerek Safevî topraklarına sığındı.


Bir yandan pek çok Beydili ailesi Antep'in güneyindeki Toros eteklerine doğru çekilip yeniden yerleşmeye uğraştı; diğerleri ise hayatta kalanlarıyla birlikte Kırk Kilis civarından Musa Dağı eteklerine yerleşti ve nihayetinde tamamen köye dönerek yerleşik hayatı seçti. Kalanlar Suriye tarafında, Harran ovalarında tutunmaya çalıştıysa da onlar da zamanla ayrıldı. Osmanlı yönetiminin büyük çabalarına rağmen, Rakka bölgesindeki iskân fiyaskoyla sonuçlandı; devletin ısrarı boşa gitti ve akıncı Türkmen toplulukları öylesine dağıldı ki boyun eski güç ve nüfuzu bir daha toparlanamadı.


---


Beydili Boyunun Dağılması ve 18. Yüzyılda Durumu


Beydili boyunun Rakka iskânına tabi tutulması ve ardından gerçekleşen kaçışlar, 17. yüzyılın sonunda boyun parçalanmasına yol açtı. Aşiretten geriye kalanlar, Osmanlı'nın takipçi kuvvetlerinden kaçarak dağlara ve Toroslar'a sığındı. Ağızdan aktarılan hikâyelere göre, bir kervan soygunu sonucunda Halep Valisi Abbas Paşa oymakların üzerine yürüyerek onları dağıttı[^8]. 1691 sonrasında Maraş yaylalarına doğru çekildiler; daha sonra kuzeye Maraş, hatta Kayseri yönüne, daha serin ortamlar aramaya başladılar. Maraş kadar olmasa da nispeten rahat bir yaşam alanı bulduklarında, yeniden çatışmadan uzak köy yerleşmeleri kurmaya koyuldular. Zaman içinde Antep ile Adıyaman yöresine yayılarak, kısmen Suriye sınırındaki yerlerde yeniden beldeleştiler. Adanalı, Hamidiye ve Siverek arasındaki arazilerde bazı Beydili cemaatleri barınırken; bugün Malatya'nın kuzeyinde bulunan Besni'de bile 18. yüzyıl başlarında Beydili köylerinin kurulduğu rivayet edilir. Yazılı belgelerden ziyade sözlü kaynaklara dayanan bu izler, Beydililerin Osmanlı vilayet sistemindeki yeni göç dalgalarına rağmen kendi işlerini göçer geleneğiyle sürdürmeye çalıştığını ortaya koyar.


Buna karşılık Beydili boyu, iskân öncesindeki gücünden çok uzaktı artık. Bir zamanlar bini aşkın haneyi bulan nüfus, dağınık küçük gruplar hâline inmiş; çok sayıdaki oymak dar bir alana sıkışmıştı. Toroslar ve Antakya eteklerinde kurulan "köy Beydili" adlı yerleşimler de Beydili öbeklerinin adını taşıdıysa da zeytinciliğe dönüşmüş köylü hayatı, asıl göçer yaşam stiline son noktayı koymuştu. Yüzyıl ortalarına gelindiğinde Beydili adının yaşadığı coğrafyada pek çok bölgede anılmaya başlandığı görülür: Antep-Akçakale yolundaki Çörten köyü, Adıyaman Yazı köyü, Kahramanmaraş Beğdemir köyü gibi yerler ile Urfa-Ahzegiş arasında kalmış Araplı ve Kazlı gibi adlarla anılan oymaklar Beydili soyundan gelmektedir. Bu nüfus grupları, 19. yüzyılın sonuna değin hem Türkmen kimliğini kısmen korudu hem de Osmanlı idaresinin son döneminde çıkan olaylarda yer aldı. Örneğin Anadolu'nun uzak bir köyünde yaşayan Araban Beydili ailesi, Fransızlara karşı 1920 Urfa savunmasına katılmış; antlaşmalar sonrasında Türkiye'deki sınırlar içinde kalmış bir Türkmen köyünü temsil etmiştir.


Böylece XVII. yüzyıl sonundaki Rakka faciası Beydili boyu için de bir dönüm noktası oldu: Eski büyük Türk oymaklarından biri, zorunlu iskân ve devletin baskıcı politikaları yüzünden dünya sahnesinden çekildi. XVIII. yüzyılda artan merkeziyetçi düzenlemeler ve Türkmen topluluklara esen sert rüzgârlar Beydili adını geleneksel hürriyetinden iyice uzaklaştırırken, kalan mensupları yerleşik köy hayatına alıştırdı. Bir zamanlar Anadolu'nun en kalabalık Türkmen boylarından olan Beydililer, artık birkaç yüz hanesiyle sınır illerimizde sürüp giden eski bir göçer topluluğu görüntüsü verdi. Ancak bu dağınık cemaatler; Oğuz tahtının eski taşıyıcıları, atalarının mirasçısı Türk milletini oluşturan köklerden biri olduğu için önemsiz değildi. Osmanlı'nın baskıcı iskân politikaları olmasaydı, bu yiğit Türkmen obası belki daha parlak bir yolda ilerleyecekti. Zira saf kan bir Oğuz kollarının aziz soyundan gelen Beydililer, asırlar boyunca Türklüğün ebedî serencamında izler bırakmış bir millet parçasıdır. XVIII. yüzyılın belirsizliğinde ise Beydili boyu, Anadolu'nun diğer yollarına savrulmuş bu fedakâr Türkmenler hâlinde hafızalarda yer aldı ve Adana-Malatya çizgisinde bıraktığı köy isimleriyle Türk efsanelerinde silik bir destana dönüştü.


[^6]: Ali Şahin, Güney Anadolu'da Beydili Türkmenleri ve Baraklar, Gaziantep.


[^8]: Evvelce gelmişiz iskân olanda

Dağıttın Culab'ı sen Abbas Paşa

Aşiret! siz de bakın böyle zamana

Dağıttın Culab'ı sen Abbas Paşa

(Ali Şahin, Güney Anadolu'da Beydili Türkmenleri ve Baraklar)


---


Sonuç


Beydili Boyu'nun 16.–18. yüzyıllar arasındaki tarihî seyri, yalnızca Osmanlı ve Safevî yönetimindeki Türkmen topluluklarının sosyo-politik yapısını anlamakla kalmaz, aynı zamanda Orta Asya'dan Orta Doğu'ya, Anadolu'dan Kuzey Afrika'ya kadar yayılan büyük bir kültürel mirası da gözler önüne serer. Beydili boyu, Oğuzlar'ın kökeninden başlayıp, göçerevli yaşam biçiminden yerleşik hayata geçiş sürecine kadar uzanan bir dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşüm, Beydililer'in zaman zaman Osmanlı yönetimine karşı başkaldırmalarını, zaman zaman da Safevîler ve Osmanlılar arasındaki rekabeti etkilemiş ve sonunda onları hem Osmanlı hem de Safevî yönetimlerinin alternatifsiz birer parçası hâline getirmiştir.


Beydili boyunun tarihî gelişimi, hem Osmanlı hem de Safevî devletleri ile olan ilişkileriyle şekillenmiş; ancak her iki devletin de uyguladığı baskıcı politikalar ve Türkmenlere karşı sert tutumları, bu boyun kimlik inşasında ciddi zorluklara yol açmıştır. Osmanlı'nın göçebe Türkmenleri yerleşik hayata geçirme çabaları, yerel yönetimlerin denetimlerini sağlamak adına oldukça zorlayıcı bir strateji olarak Beydili boyunu hem coğrafî hem de kültürel olarak parçalamıştır. Bu süreç, Beydili boyunun bölgedeki sosyal yapısını değiştirmiş ve onları daha yerleşik bir hayata doğru sürüklemiştir. Diğer taraftan, Safevîler de benzer bir strateji izleyerek, özellikle Beydili kökenli Türkmenleri devlet idaresinde önemli mevkilerle ödüllendirmiş ve onlardan yönetimsel destek almıştır. Ancak her iki imparatorluk da zaman zaman Türkmenlerin geleneksel yapılarından, ekonomik özgürlüklerinden ve kimliklerinden ödün vermelerini istemiştir. Bu baskılar, Beydili boyunun içsel dayanışmasını pekiştirmiş, ancak bir o kadar da bölünmelere yol açmıştır.


Beydili boyu, hem Anadolu'da hem de Suriye'deki yerleşimlerinde ve Rakka gibi uç bölgelerde karşılaştığı zorluklarla başa çıkmaya çalışırken, bu süreç bir yandan da kültürel bir kimlik arayışına dönüşmüştür. İslam öncesi göçerevli gelenekleriyle İslamî değerleri harmanlamaya çalışan Beydili boyu, Oğuz kültürünün geleneklerini yaşatmaya devam etmiş; ancak zaman içinde hem Osmanlı hem de Safevî yönetimlerinin baskıları, onları yerleşik hayata zorlayarak bu geleneklerin yok olma sürecine girmelerine yol açmıştır. Beydili boyu, bir milletin tarihî kimlik inşasının yalnızca savaşlardan ve fetihlerden değil, aynı zamanda iktidar mücadelelerinden, kültürel etkileşimlerden ve zorlayıcı toplumsal yapılarla da şekillendiğini açıkça göstermektedir.


Beydili Boyu'nun 16.–18. yüzyıllardaki tarihî süreci, hem Osmanlı hem de Safevî dönemi Türk toplumlarının temel yapı taşlarından biri olan Oğuz kültürünün sürekliliğini ve adaptasyonunu gözler önüne sererken, aynı zamanda bu toplulukların kimliklerini ve sosyal yapılarındaki dönüşümü de vurgulamaktadır. Beydili boyunun tarihî gelişimi, Türk milletinin tarihsel mücadelesinin ve kültürel direncinin simgesel bir örneği olmuştur. Oğuzların geleneksel değerlerini koruyarak, Türk kimliğini farklı coğrafyalarda ayakta tutmaya çalışan Beydili boyu, tarihsel süreç içerisinde Türk kültürünün zenginliğini temsil etmeye devam etmektedir.


---


Kaynakça


· Ali Şahin, Güney Anadolu'da Beydili Türkmenleri ve Baraklar, Gaziantep.

· İbnülemin Mahmud Kemal, Naimâ Tarihi (Târih-i Naimâ).

· Kafesoğlu, İbrahim, Türk Millî Kültürü, İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 1989.

· Sümer, Faruk, Oğuzlar (Türkmenler): Tarihleri–Boy Teşkilatı–Destanları.

· Sümer, Faruk, "Bozoklu Oğuz Boylarına Dair".

· Denis Sinor, "Oğuz Destanı Üzerine Bazı Mülahazalar", Türkiyat Mecmuası, c. 10, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1952, s. 91–102.

· Anonim, Oğuz Kağan Destanı, Haz. Muharrem Ergin, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1972.

· Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugâti't-Türk, Haz. Besim Atalay, 4 cilt, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2006.

· Çobanoğlu, Ö., "Türk Halk Felsefesinde Göç Olgusu", Akademik Kaynak, 1(2), 2013, s. 61-63.


Oğuz-Bozok-Beğdilli-Danişmendli Karacakurt Türkmenlerinin başlarından geçen olayların anlatıldığı birçok Türkü bulunmakta. Oğuz-Bozok-Beğdilli-Danişmendli Karacakurt Türkmenleri ve Tarihi ile ilgili aşağıdaki bağlantıdan detaylı bilgi alabilirsiniz:



***


Beydili Aşireti (Beğdili)

 Oğuzların Boz-Ok kolunun Yıldız-Han Oğullarından olan Beydili boyu; Kaşgarlı, Reşid ud-din ve Yazıcı-Oğlu’nun yapıtlarında Oğuz boyları listesinde yer almaktadır. Beydili’nin anlamı “Sözü değerli, büyükler gibi aziz” analmındadır. Onkunu Tavşancıl kuşudur. Et bölüşümünde sünüğü “sağ umaca”dır.Kendine özgü özel damgası vardır. Beğdili, Oğuzlar’ın hükümdar çıkaran beş boyundan biridir. Diyen Prof.Dr. Faruk Sümer; Harizmşahlar hanedanının bu boydan olduğu söylemektedir. Osmanlı Tapu Tahrir Defterleri’nde 23 Beğdili yer adına rastlanılmıştır. Beğdililer oymaklarının bir kısmı, Safevi Devleti kuruluşuna katılmışlardır. Beydili oymak ve obaları XIV. -XVI. Yüzyıllarda Boz-Ulus ve Yeni-İl, Kuzey Suriye, İran, İç-İl bölgelerinde yerleşik ya da göçer olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.
              Or.Prof.Dr.A.Zeki Veli Togan: “Horezm Ülkesini Gazneliler’den sonra Selçuklular’a tabi valiler idare ettiler. Selçuklular’a tabi valilerden Oğuz Beğdili aşiretine mensup Atsız (1127-1156) yarı müstakil iken, oğlu İl Aslan (1156-1172) tam müstakil oldu; bunlar ve halefleri ayrı bir sülale sıfatıyla Batı-Türkistan’da, nihayet Halifeliğin tekmil şarkî kısmında hakim rol oynadılar. Horezmşah Alaeddin Tekiş (1172-1200), oğlu Alaeddin Muhammed (1200-1220) ve onun oğlu meşhur Celaleddin Horezmşah (öl.1231) bunların büyük hükümdarlarıdır. Bu sülaleyi Çengiz Han ortadan kaldırmış ve Celaleddin ordusunun bakiyesiyle Azerbaycan’a gelmişken 1231’de orada Kürtler tarafından öldürülmüş ve askeri de Moğollar’dan kaçarak Anadolu’ya, sonra kısmen Suriye’ye geçmişlerdir, ki buralarda yine “Horezmliler” ismiyle maruf olmuşlardır.” Demektedir.

             10 Ağustos 1230’da Erzincan-Yassı Çimen’de üç gün süren savaşta Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat’a yenilen Celaleddin Herezmşah askeri birliklerinin bir kısmıyla, Azerbaycan’a doğru çekilir. Daha sonradan  toparlanan Celaleddin Harezmşah; Moğollara karşı savaşır. Moğol saldırılarına dayanamayarak Diyarbakır’a doğru kaçar ve tekrar Dersim’e gelir. Celaleddin Harezmşah; Palu İlçesi’nin Ohi Bucağı’nın yerli halkı olan Dümbelli Zazaları tarafından öldürülür. Bu olayı haber alan Dersim eteklerindeki Türk Kabileler, Palu’ya inerek Celaleddin Harezmşah’ın intikamını alırlar ve cesedini alıp, Dersim Dağları’nın yüce bir noktasına defnederek türbe yaparlar ve “Sultan Baba” adını verirler. 1231 Yılında Kürtler tarafından öldürülen Celaleddin Harzemşah; bazı kaynaklara göre Palu’da bazı kaynaklara göre ise Ahlat’ta Hakk’a yürür. Alevi söylencelerinde Palu Kürtlerince öldürüldüğü yönündedir. Celaleddin Harezmşah’ın ölümünden sonra Harezm beyleri, komutanları ve emirleri Selçuklular’ın hizmetine girerler. Bunların başında bulunan Kayır Han, Selçuklu sultanı Alaeddin’e bağlılık gösterip onun hizmetine girer.Yanında diğer Harezm beyleri olan Bereket, Yılanboğa, Canbirdi, Saruhan, Güçlühan da vardır. Emirlerin reisi olan Kayır Han, Ahlat cıvarındadır ve Selçuklu sultanı Alaeddin bu sığınmacılara Erzurum bölgesini tahsis eder. Onun yanındaki diğer beylere de bu bölgeyi paylaştırır. Konar-göçerlerden oluşan maiyyetleriyle bu beyler Erzurum’a hareket ederler.

Harezmlilerin çoğu Erzurum ve Erzincan dağlarına parekente olmuşlardır.Anadolu Selçuklu hükümdarı I.Alaeddin Keykubad bu Harezm Beylerinden  Kayır Han’a Erzincan’ı, Bereket Han’a Amasya’yı, Güçlü Han’a Larende (Karaman)’ı, Yılanboğan’a Niğde’yi H.629/M.1231/2 yılında  ikta olarak verir. Alaeddin Keykubad 1237’de Sivası’da Kayır Han’a tevcih eder. Prof.Dr. Halil Cin; İkta (Tımar) sistemi Hititler’den Osmanlı’lara değin Anadolu’da uygulanmış bir toprak düzenidir. Demektedir. Prof.Dr.Ömer Lütfi Barkan; Osmanlı İmparatorluğu’nda kolonizatör Türk dervişlerine ve kırlardaki zaviye sahiblerine toprak verildiğini belirtmektedir. Selçuklu ve Osmanlı toprak düzeni çerçevesinde, Beydili oymak beyleri kendilerine bağlı aşiretleri ile birlikte yerleşik düzene geçerler. Beydili boyundan olan Hobyar Abdal’da bu dönemde bugünkü Tokat’ın Almus İlçesine bağlı kendi adıyla anılan köye yerleşmiştir. İzmir’in Kemal Paşa (Nif) ilçesine bağlı kendi adıyla köy kuran Hamza Baba’da Harezm beylerinden Saruhanoğulları ile savaşlara katılmıştır. Daha sonra Manisa bölgesi Saruhanoğullar’ına “ikta” olarak verilmiştir. Sıraç toplulukların dini lideri olan Hobyar Sultan’ın adını  Horezm-Beydili aşiretlerinin bir oymağından almış olabilir. Çünkü Hobyar ya da Hubyar Sultan’ın gerçek adı “Ahmet”tir. Sivas-Tokat-Amasya bölgesinde, 200’ü aşkın köyü kapsayan Beydili aşiretlerinin, 13. yüzyıldan bu güne kadar inanç merkezi olan “Hubyar Sultan Ocağı”, geleneksel “Atalar Kültü”ne bağlı Oğuzların  yaşayan töresel organizmasıdır. Bu durumda Hubyar Sultan’ın dini önderden daha çok bir Türkmen Beyi olduğunu göstermektedir. Tokat-Sivas arasındaki Tekeli Dağı yöresi Hubyar Sultan’ın kurduğu Ocağa bağışlanmıştır.

Çünkü, bugün Tunceli’de hala efsanevi dini önder olarak yaşatılan ve kutsanan Tujik Dağı’nın doruğunda ki Sultan Baba türbesi, Celaleddin Harezmşah’dır. Aynı şekilde Bayat Boyu beylerinden Şeyh Hasan’a da manevi misyon yüklenerek kutsanmış ve Arapgir Onar Köyü’deki türbesi korunarak bugünlere getirilmiştir. Anadolu’nun bir çok yerinde Oğuz Oymak beylerinin türbeleri Selçuklu döneminde “Baba, Dede, Şeyh” takıları eklenerek, İslam öncesi Türk örf ve inanç motifine uygun hale getirilmiştir. Bu durum, eski bir uygarlıktan yeni bir sosyal düzene  geçiş toplumlarında görülen tipik bir uygulamadır. Genel olarak her toplumsal değişim ve dönüşümlerde de görülmektedir.

           Heterodoks İslam anlayışında ve inancında olan Türkmen toplulukları Orta-Asya’daki kült ve kültürlerinide yeni “yaşam tarzları”na eklemleyerek günümüze değin yaştarak getirmişlerdir.


BEĞDİLİ OYMAKLARININ YERLEŞİM YÖRELERİ

              Beydili toplulukları 16. yüz yıl da bir bölümü yerleşik düzene geçmesine karşın çoğunluğu göçer durumdadır. Rum Eyaleti 387 Numaralı 937/1530 Tarihli Defter-i Hakânî, Tokat-Sivas Livası  kayıtında Sıraçlar hakında şu ibareler vardır: “Dede, Sarraçlu cema’ati bölüğü kethudası”, “Sarraç köyü-Zile kazası” Bu durumda gösteriyor ki, o dönemde Beğdili Sıraçlarının başlarında “Dede” ünvanlı önder olan örgütlü bir topluluk vardır. Tokat-Almus Hubyar Köyünden halen İstanbul-Okmeydanı Cemevi dedesi olan İlyas Demirtaş’ın anlatımına göre: 13. yüz yılda Tokat-Sivas yöresine gelen Beğdili boyunun Hubyar oymağı olup; daha sonra diğer oba ve oymaklar gelmişlerdir. Beydili beylerini Hubyar Sultan karşılamış, onlarda aşiretleri ile dergahın talipleri olmuşlardır. Çok daha sonra gelen Beğdili oymakları da aynı geleneği devam ettirmişlerdir. Beğdili Sırac (Sarac-Sarraç) oymağıda yolak olarak Hubyar Sultan Ocağı’na bağlıdır. Tokat Hubyar Köyü’nün 1709 tarihli vesikalarda toprağa bağımlı bir yerleşim birimi olduğu belirtilmektedir. Beğdili boyu obaları 18. yüzyılı başından itibaren Ankara’dan Sivas’a değin yerleşik tarım toplumuna geçerler. Sivas eyaletinde bulunan İlbeyli aşireti 1840’da muhtelif köyler teşkil edecek surette çoktan yerleşmiş idi. Cevdet Türkay’ın belirtiği oymak ve obaların adlarının bir kısmı Cengiz Orhonlu’da araştırmasında saptamıştır. Biz burada sadece C.Türkay’ın eserinden vereceğiz.

      Cevdet Türkay, “Başbakanlık arşiv belgelerine göre, Osmanlı İmparatorluğu’nda; oymak, Aşiret ve Cematlar” adlı araştırmasında, Beydili boyunun Oymak ve Obalarınların yerleşim yörelerini şöyle belirtmektedir:


“Ağdöğer: Rakka Eyaleti, Türkman taifesinden, Ağdöğer Oymağı, Beğdili Aşiretindendir.”
“Beğdili (Beğdilü),Beğdilli (Beğdillü): Sivas, Rakka, Kangal (Sivas), Adana, Halep, Kaş Kazası (Teke  Sancağı), Tarsus Sancağı, Sis Sancağı (AdanaEyaleti), Ruha (Urfa),Trablus-u Şam Sancağı, Hama
         Sancağı; Türkman Taifesi.”

“Sarac, Saraclı (Saraclu): Tokat, Kütahya, Manavgat Kazası (Alaiye Sancağı)
 “Uğurlu Şeyh Oğulları nam-ı diger Şeyhlü: Ankara Sancağı, Türkman taifesinden. Uğurlu Şeyh  Oğulları nam-ı diger Şeyhlü Aşireti, Beğdili Aşiretindendir.”
“Akkaş: Hamid Sancağı, Aksaray Sancağı; Türkman taifesinden; Akkaş cemaati Beğdili Aşiretindendir.”
“Arab, Arablar,Arablı (Arablu): Sıvas, Meraş, Diyarbekir Eyaletleri, Menteşe Sancağı, Rakka Eyaleti, Anamur Kazası (İçel Sancağı), Adana, Edirne, Selanik Sancağı, Çorum Sancağı, Koçhisar Kazası (Aksaray Sancağı), Mardin Kazası (Diyarbekir Eyaleti), Zülkadiriye Kazası (Meraş), Bozok, İçel Sancağı, Alaiye Sancağı, Düşenbe Kazası (Alaiye Sancağı), Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı), Alaşehir Kazası (Aydın Sancağı), Erzurum, Adana havalisi,  Saruhan Sancağı, Hezargrad Kazası (Niğbolu Sancağı), Antalya, Kütahya, Hama, Hums Sancakları, Çıldır Eyaleti, Gelibolu Sancağı, Şehirköy Kazası (Paşa Sancağı), Siverek Sancağı, Karaman, Uzuncaabad Hasköy Kazası (Çirmen Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı), Aydın Sancağı, Adala Ovası (Saruhan Sancağı), Yeni İl Kazası (Sivas), Göynük Kazası (Hudavendigar Sancağı), Arapgir Sancağı (Sivas Eyaleti), Divriği Sancağı (Sivas Eyaleti), Kars Eyaleti, Uluborlu ve Gönan Kazası (Hamid Sancağı), Ürgüp Kazası (Niğde Sancağı); Konar-Göçer Türkman Yörükani taifesinden. Beğdilli Aşiretinden olan Arablar Cemaati, İçel Sancağında iskan olunmuştur.”
 “Arablıibrahim(Arabluibrahim): Niğde,Halep, Ankara, Kengiri, Rakka Sancakları; Türkman taifesinden. Arablıibrahim cemaati, Beğdilü Aşiretindendir.”
“Arablımersin (Arablumersin): Niğde Sancağı; Türkman taifesinden. Arablımersin Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
“Beğdili (Beğdilü-Beğdilli-Beğdillü); Halep Eyaleti, Yeni İl Kazası, Rakka Eyaleti, Gülnar Kazası (İçel), Adana, Kışehir, Canik, Karaman Sancakları, Danişmedli Kazası (Bolu Sancağı), Sivas, Çıldır, Kars Eyaletleri; Konar-Göçer Türkman taifesinden.”
“Beğmişli (Beğmişlü):Sivas, Rakka, Karahisar-ı Şarki Sancakları, Behisni Kazası (Malatya Sancağı), Deyr-i Ruhye ve Selimiye Sancakları (Rakka Eyaleti), Hama Sancağı (Trablus-u Şam Eyaleti), Yeni-İl Kazası (Sivas Sancağı); Türkman Taifesinden. Beğmişli Cemaati, Beğdilli Aşiretindendir.”
“Burak, Buraklı (Buraklu, Burak maa Çağıradak): Kars-ı Meraş Sancağı (Meraş Eyaleti), Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Menbüc Kazası (Rakka Eyaleti), Haran Nahiyesi (Rakka), Sivas, Halep, Rakka Eyaletleri, Tokat Kazası (Sivas Sancağı), Kete Kazası (Hudavendigar Sancağı), Adana, Tarsus, Sis, Karahisar-ı Şarki Sancakları, Timurhisarı Kazası (Siroz Sancağı), Yüreğir ve Sarçam Kazaları (Adana Sancağı), Zülkadriye Kazası (Meraş Eyaleti); Türkman Yörükanı Taifesinden. Buraklı Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
“Cece, Ceceli (Cecelü, Çeçeli Çeçelü): Çorum, Rakka, Aksaray Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Adana, Halep Eyaletleri, Gülnar Kazası (İçel Sancağı), Kengiri, Niğde, Aksaray Sancakları, Katar Kazası (Çorum Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı), Eyübeli Kazası (Aksaray Sancağı): Konar-Göçer Türkman Taifesiden. Ceceli (Çeçeli) Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
“Cihanbeğli (Cihanbeğlü, Cihanbeğlü nam-ı diğer Yedi boy): Haymana Kazası (Ankara Sancağı), Harpırt (Harput) Kazası (Diyarbekir Eyaleti), Kengiri, Çorum, Kütahya, Arabgir Sancakları, Diyarbekir, Rakka, Meraş Eyaletleri, Ankara Sancağı, Bozok Eyaleti, Tokat Kazası (Sivas Sancağı), Eğin Kazası (Arabgir Sancağı), Koçgirli Sancağı (Bozok Eyaleti), Hısn-ı Mansur Kazası (Malatya Sancağı), Kırşehir Sancağı, Kars, Çıldır, Sivas Eyaletleri, Çerkez Kazası (Kengiri Sancağı), Malatya Sancağı, Erzurum Eyaleti, Kehta Kazası (Malatya Sancağı), Çermik Sancağı (Diyarbekir Eyaleti); Konar- Göçer TürkmanEkradı Taifesinden. Cihanbeğli (Canbeğli) Cemaati, Beğdil Aşiretindendir. Cihanbeğlü Cemaati, Kütahya Sancağında vaki Sarısu ve Karaçam nam mahallelerinde iskan etdirilmiştir.Nam-ı diğer Yediboy Cemaatidir.”
“Cırık, Cırıklı (Cırıklu): Rakka Eyaleti, Selmanlu-i Kebir Kazası (Bozok Sancağı), Anamur Kazası (İçel Sancağı), Düşünbe Kazası (Alaiye Sancağı), Adana Sancağı, Kars-ı Meraş ve Alaiye Sancakları; Türkman Taifesinden. Cırıklı Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
“Dengiz, Dengizli (Dengilü), Dengüz, Dengüzlü, Dangizler (Denizli, Denizlü, nam-ı değer Kara Koğa), Denizler: Budaközü Kazası (Bozok Sancağı), Kütahya, Adana, Meraş, Sivas, Arabgir, Selanik, Halep ve Rakka Sancakları, Zülkadriye Kazası, Denizli, Baklan Kazaları (Kütahya Sancağı), Mangalya Kazası (Silistre Sancağı), Gümülcine, Yenice-i Karasu Kazaları (Paşa Sancağı); Yörükan Taifesinden. Dengizli (Denizli) Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.
“Diger Döğer; Rakka Eyaleti, Siverek ve Çemişgezek Sancakları, Adana, Sis ve Karahisar-ı Sahib Sancakları: Diger Döğer Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
“Dimlek, Dimlekli (Dimleklü, Dimekli,Dimeklü): Raka, Erzurum, Kars, Ahıska, Sivas, Malatya, Arabgir, Divriği, Diyarbekir, Bozok, Karaman, Kütahya, Aydın, Saruhan, Haleb, Hama ve Hums Sancakları; Türkman Taifesinden. Dimekli Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.
“Elbeğli (Elbeğlü, İlbeğli, İlbeğlü, Meraş İlbeğlüsü ): Birecik Kazası (Biret-ül Fırat Sansağı), Haleb, Sivas, Rakka, Kilis, Meraş, Ayıntab, Adana Sancakları, Merzifon Kazası (Amasya Sancağı), Zile, Yüzde Pare, Tokat Kazaları (Sivas Sancağı), Rumkal’al Kazası (Rakka Sancağı), Manboc Ravendan Nahiyesi (Haleb Sancağı); Türkman Taifesinden. Beğdili Aşiretine tabi olan Elibeğlü (İlbeğlü) Cemaati, göçebe taifesinden olmayub, zer’ve hars ile meşgul olurlardı. Tokat Voyvodolığı aklamından Sivas’da sakin İlbeğli Kabilesi 39 adet ma’mur kışlak ve 14 adet hali kışlakda sakin idiler.”
“Göndüşlü (Gündüşlü), Gündeş, Gündeşli, (Gündeşlü, Güldeşli, Güldeşlü):  Aydın, Saruhan, Kengiri, Menteşe, Meraş, Halep, Rakka, Erzurum, Kars, Ahıska, Çıldır, Sivas, Kırşehir, Teke Sancakları; Akhisar Kazası (Saruhan Sancağı), Sındırgı Kazası (Karesi Sancağı), İbsala, Malkara ve Keşan Kazaları (Gelibolu Sancağı), Kula Kazası (Kütahya Sancağı), Marmara-ı Aydın Kazası (Saruhan Sancağı), Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Evreşe Kazası (Gelibolu Sancağı), Alaşehir Kazası (Aydın Sancağı), Kavak Kazası (Canik Sancağı), Güzelhisar, Mağnisa Kazaları (Saruhan Sancağı), Eşme Kazası (Kütahya Sancağı): Konar-göçer Türkman Yörükan Taifesinden. Beğdili Aşiretine tabi olan Göndüşlü, Gündeşli Cemaati , konar-göçer makulesinden olmağla, tekalif-i örfiye ve şakka’dan muaf ve müsellemdir.”
“Hubyar, Hubyarlı (Hubyarlu): Turgud Kazası (Konya Sancağı)
“Kadirî, Kadirli (Kadirlü), (Kadirlioğlu), Kadrili (Kadrilü): Rakka, Niğde, Arabgir, Divriği, Sivas, Malatya, Hama, Ana, Hums Sancakları, Selmanlu-i Sağî Kazası (Bozok Sancağı), Kırşehri Sancağı: Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Kadirli Cemaati, Beğdili Aşiretindendir. Kadirlioğlu Cemaati, Bozok Livası dahilinde Selmanlu-i Sağî Kazasında vaki Karagöl karyesine iskan olunmuştur. Mezkür cemaat, Kafirkıran Cemaatı içindedir.”
“Karaşeyh, Karaşeyhler, (Karaşeyhli, Karaşeyhlü, Karaşeyhli Avşarı, Karaşıh): Sivas, Maraş, Diyarbekır, Kütahya, Saruhan, Karaman, Haleb, Rakka, Niğde, Arabgir, Divriği, Malatya, Kengiri, Kilis, Ankara, Aydın, Hama ve Hums Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Hısn-ı Mansur Kazası (Malatya Sancağı), Şiran Kazası (Erzurum Eyaleti), Selmanlu-i Kebir Kazası (Kırşehir Sancağı): Türkman Taifesinden. Karaşeyhli (Karaşıhlı) Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
“Kasım, Kasımlar (Kasımlı, Kasımlu): Rakka, Haleb Eyaletleri, Alacahan mevkii (Sivas Sancağının Kangal Kazasında), Kargı Kazası (Kengiri Sancağı), Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı), Saruhan Sancağı: Türkman Taifesinden. Kasım Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
 “Kayas, Kayaslar, Kayaslı, “Kayaslu): Rakka, Aksaray, Niğde Sancakları, Koçhisar Kazası (Aksaray Sancağı): Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Kayas Cemaatı, Beğdilli Aşiretindendir.”
“Kılıçbeğli (Kılıcbeğlü): Rakka, Erzurum, Kars, Ahıska ve Meraş Sancakları: Türkman Taifesinden. Beğdili Aşiretinden olan Kılıçbeğli Cemaati, bâ hatt-ı hümayun Rakka halalisine iskan olunmuşdur.”
“Kırgıl, Kırgıllı (Kırgıllu, Kargıl, Kargıllı, Kargıllı): Rakka, Aksaray, Hama, Hums, Adana, Sisi ve Meraş Sancakları: Konar-Göçer Türkman Yörükan Taifesinden. Kırgıllı Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
 “Kızılkoyunlu: Rakka, Karaman, Kırşehir Sancakları, Haymana Kazası (Ankara Sancağı), Bolvadin Kazası (Karahisar-ı Sahib Sancağı), Şam Havalisi, Ankara cıvarı, Irak, Sabanca ve İznik-mid Kazaları (Kocaeli Sancağı), Ayazmend Kazası (karasi Sancağı), Bergama Kazası (Hudavendigar Sancağı), Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı), Süleymanlı Kazası (Kırşehri Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı); Konar-Göçer Türkman Ekradı Taifesinden. Beğdili Aşiretinden olan Kızılkoyunlu Cemaati, senevi 300 guruş mal ile Ekrad-ı Lekvanik mukataası tevabiindendir.”
“Kömec, Kömenc, Könec, (Kömecli,Kömeclü, Gömec,Gömecli, Kgömeclü): Rakka Eyaleti, Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı); Türkman Taifesinden. Kömecli (Gömecli) Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
“Mîrzâ: Rakka ve Haleb Eyaletleri, Alacahan mevkii (Kangal Kazasında); Türkman taifesinden.Mîrzâ Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
“Perdeltacirlisi (Perdaltecerlisi): Rakka, Bilecik, Erzurum, Kırşehri, Bozok, Sivas, Karaman ve Dyarbekir Sancakları, Havran Ovası (Haleb Eyaleti); Türkman taifesinden. Perdel tacirlisi (Pardal tecirlisi) Cemaatı, Beğdili Türkman Aşiretindendir. 150 Hane olan cemaat-ı mezbure, Ruha (Urfa) ile Birecik beyninde vaki (Çermelik hanında iskan ve zer’ve hars ile meşgul iken, 120 senesinde firar ve Erzurum tarafına gidüb ve mirileri Rakka tarafından tahsil olunur iken, ahara malikane olmağla, bu tarafda olan bakiyyesi yankarına gitmişlerdir. Elyevm Kırşehir ve Bozok tarafında olurlar, deyu tahrir olunmuş.”
“Sarac, Saraclar, (Saraclı, Saraclu, Salac): Şarkpâre ve Tokat Kazaları (Sivas Sancağı), Ünye Kazası (Canik Sancağı), Kütahya, Hamideli, Aydın ve Karahisar-ı Şarki Sancakları, Mut Kazası (İçel Sancağı), Düşenbe Kazası (Alaiye Sancağı), Geyve Kazası (Kocaeli Sancağı), Uşak Kazası (Kütahya Sancağı): Konar-Göçer Yörükan taifesinden.”
 “Tecerli-i Pardal, (Tecerlü-i Pardal): Karaman, Sivas, Kırşehir, Bozok ve Rakka Sancakları: Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Tecerli-i Pardal Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
“Ulaş, Ulaşlı (Ulaşlu, Ulaşfakih), Ulaşlar: Adana, Tarsus, Meraş, Haleb, Karahiar-ı Şarki ve Rakka Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Ordu Kazası ( Karahiar-ı Şarki  Sancağı), Zülkadriye Kazası (Meraş Eyaleti), Çatalca Kazası (Hasha-i İstanbul Sancağı), Diyarbekir Eyaleti, Yalakabad Kazası (Kocaeli Sancağı), Rumkal’a Kazası (Rakka Eyaleti): Türkman Yörükan Taifesinden. Beğdili Türkman Aşiretinden olan Ulaş (Ulaşlı) Cemaatı, Çukurova’da Kurdkulağı ile Burnaz Köprüsü mabeyninde vaki, Karaküfiler nam mahalle iva ve iskan etdirilmeleri içün, Divan-ı Hümayun’dan emr-i Şerifi tahrir olunmuştur.”
 “Yâdigârlar, Yâdigârlı (Yâdıgârlu): Rakka, Niğde, Sivas, Kütahya, Aydın, Saruhan, Karaman, Haleb, Hama ve Hums Sancakları, Avunya Kazası (Biga Sancağı), Keskin Kazası (Kırşehri Sancağı): Yâdigârlı Cemâatı, Beğdili Aşiretindendir.”

TOROSLAR’DAN IĞDIR’A DEĞİN BEĞDİLİ OYMAKLARI

             Ali Rıza Yalman “Cenupta Türkmen Oymakları” adlı eserinde; 1922 senesinin Şubat’ından başlamak üzere 10 yılını Türkmenler arasında geçirerek araştırma yaptığını yazmaktadır. 200-250 Yıl önce Akdeniz bölgesine iskan edilmişlerdir.

        a)Yalman; Beydili Oymağı’nın 12 obasını şöyle sıralamaktadır: Türkiye’dekiler; 1) Ferhan’dinli (Kefer Sarı Köyü), 2) Tirkenli (İnkılap K.), 3) Şarkevi (Bostancık K.), 4) Karaşıhlı (Nizip Köyleri), 5) Ulaçlı (Arkık K.); Suriye’dekiler; 6) Kazlı veya Şahmanlı (Çeke Köyü), 7) Bekmişli (Belve K.), 8) Güneç-Bayraktar (Taşkapı K.), 9) Kadirli (Cübbin K.), 10) Hacı Mahlı (Tileyli K.),11) Haydarlı (Taşlı K.), 12) Çelebi (Kerpiçli Köyü). Ayrıca her obanında o dönemdeki reisini belirtmektedir. Toroslar’ın Aladağ bölgesi Yüreğin Ovası’daki Beydili Aşireti yerleşim yerlerini ise: “Sirkenli, Çakşırlı, Kesik, Çukurkamış, İncirli (burada Karakoyunlular çoktur), Adalı, Topraklı, Kırhasan, İsahacılı (bu köyde halkın çoğu Malatya’lıdır), Kırmıtlı köyleri. Maraş, Gaziantep, Çukurova ve İçel bölgesinde de yöre yöre Beydili obaları vardır.

      19.Yüzyılda Aydın’ın Alaşehir kasabasından Çukurova’ya gelen ve  yazın Aladağ çıkan Horzum Oymağı için A.Yalman, “Bu oba sanki Türkistan’dan gelmiş yeni bir oymağı hatırlatmaktadır” diyerek; Maraş, Kozan, Niğde, Kayseri ve Sivas taraflarında da obalarının bulunduğunu belirtmektedir. Bugün Beydili Sıraç topluluklarıda giyim kuşamdan, geleneklerine kadar aynı özellikleri taşımaktadır. Horzum ya da Harezm denen bu obalar Beydili boyundandırlar.

b) Nihat Çetinkaya, “Iğdır Tarihi” adlı eserinde, Beğdili Boyu oymak ve obaları ile igili aşağıdaki bilgileri vermektedir:
“-Türkmenistan Türkmenleri’nden Yavmut boyunun Ak oymağına bağlı kollarından biri “Sarıcalı” Türkmenleridir.

– XVIII. Yüzyılda Azerbaycan’ın  Karabağ Hanı  Sarıcalu oymağındandır. Erdebil valisi Sarıcalı oymağındandır. Gence Vilayeti 1593 Tahrir Defteri’nde 24 Oğuz 8 Kıpçak boyundan biri Sarıcalıdır.

-Gaziantep Beğ-Dili Türkmenlerinin Mürselli oymağına bağlı Saricalu adlı bir oba da bulunmaktadır.

-Gaziantep’in Vasılı Köyünde oturan, Beğ-Dilli Türkmenleri’nin Kara-Şıhlı adlı bir oymağı bulunmaktadır.

-Diyarbakır’ın Karacadağ’ında yaşayan Türkân aşireti, Beğ-Dili Türkmenlerine mensuptur.

-Osmanlı kaynaklarında, Türkâni göçebe yörük oymakları, Ankara, Kütahya, Karaman, Erzurum ve Bozok’da; Türkânlı ve Türkânelli aşireti Ankara, Erzurum ve Rakka’da yerleştikleri kaydediliyor.

-Türkân aşireti 24 Oğuz boyundan Beğdililer’e bağlıdır. Siverek Karakeçili aşiretinin bir oymağının adı da Türkân’ idir.

-Türkân aşireti ile ilgili olarak, Ziya Gökalp görüşünü şöyle ifade eder: “Türkân gibi esasen Beğdili boyuna mensup Türk olduğunu bilen fakat Kürtçe konuşan bir Türk aşireti.”

BEĞDİLİLERİN ULULARI BOZ-GEYİKLİ DEDE VE HUBYAR SULTAN

             Prof.Dr.Faruk Sümer: Kanuni Sultan Süleyman I. (1520-1566) devrinin ilk yıllarında Halep Türkmenleri arasında Beğdili kolunun 40 obadan oluşan ve başlarında beğ ünvanlı şahısların bulunduğu büyük bir Türkmen topluluğu olduğunu belirtmektedir. Bu kırk obadan 26. ve 27. sıradaki Beğdili obalarının din ve tarikat adamlarından meydana geldiği görülüyor.Bu obalardan birincisi Hoca Ali Şeyh adını taşımakta ve dört Şeyh ailesinden müteşekkil bulunmaktadır. Defterde bu şeyhlerin : “kadimden er OCAĞI olup, bir senede üç kelâmullah hatmedüp sevabın hazret-i Hüdâvendigâr’a (Kanuni) edâ ettikleri, duaları makbul kimesneler” oldukları kaydedilmiştir. Yine şeyhlerden müteşekil bulunan ikinci oba Boz-Geyiklu adını taşıyor. Bu oba mensuplarının “kadimden vâcib ur-riâye kimesneler” oldukları evlerine “kurban, çerağ gelür dervişler idikleri” ve “hem mezkur Beğ-Dili cemaatinin uluları oldukları” söyleniyor.

             Ahmet Yesevi soyundan bir şeyh olan ve Elbeyli oymağının piri, Boz Geyikli Dede’nin türbesinin Mınıç Kasabasının Kurudere’ye bir saat uzaklıkta olduğunu söyleyen A.Yalman, menkıbesini de şöyle anlatmaktadır:

             “Elibeyli’den çıkan Deli Ahmed’in sanına Boz-Geyikli derlermiş. Boz-Geyikli, bir gün, Urum’a, Hacı Bektaş’a gitmiş, Bektaşi olmuş, keramet göstermiş veli olmuş. Ordayken bir gün elindeki, çövenini (asasını) güneye fırlatmış, çöven şimdi türbesinin bulunduğu yere düşmüş, çobanlar bu çöveni almak istemişler, ama kimse yerinden kaldıramamış. Mavalı Aşireti kaldırırız demişler, develere bağlamışlar, develerin hepsinin beli kırılmış, sonunda Boz Geyikli kendi gelmiş, çövenini almış, böylece aşirette ulu olmuş. Hacı Bektaş Veli, yanındaki adamlarına mertebe vermiş. Boz Geyikli buraya geldiği için hernasılsa ona mertebe vermeyi unutmuş. Boz Geyikli asasını Hacı Bektaş’a doğru fırlatmış, asa gelirken Hacı Bektaş; Nurhak Dağı’na “Tut Ya Nurhak!” demiş. Asa Nurhak Dağı’nı yarmış, sonunda Hacı Bektaş mertebe vermiş ve Boz Geyikli’yi  (Bişiri’yi) doğru yola getirmekle görevlendirmiş. Boz Geyikli Deli Ahmet, aslen Tokat’lı olup aşiretinin Rakka’da bulunduğunu bildiği için buraya gelmiştir.”

              Bu söylenceyi Kara Hasan Efendi’den dinleyen A.Yalman; aynı zamanda resimler de çizdirmiştir. Bu resimler oymak damgalarıdır. Sıraç topluluklarının mezar taşlarında da benzer fiğürler vardır.

             Anılan söylencenin bir versiyonu da Hubyar Sultan için anlatılmaktadır. Hubyar Sultan ve Boz Geyikli’ininde  Ahmet Yesevi soylu olduğu anlatılmakta ve esas adlarda Ahmet olup, Hacı Bektaş’ın halifelerindendirler. Yine her ikisi de Beydili boyundan ve Tokatlı’dırlar. Bu söylence bize şu çağrışımı yapmaktadır: Acaba bu iki kişi gibi gözüken ulu zatlar aynı kişi midir? Hubyar Köyü’nde ve Tokat-Sivas-Yozgat Sıraç Topluluklarında anlatılan söylencelere göre Hubyar Sultan’ın 11 yıl Alanya ve Akdeniz yöresinde kalmıştır. Biz de bu söylencelerden hareketle  bu zatların aynı kişi olabileceğini düşünüyoruz. Türbenin birisi makam (düşek) olabilir. Çünkü belgelerden anladığımıza göre Tokat-Sivas yöresinde iki tane Hubyar vardır. Biri 13.yüz yılda yaşamıştir, diğer 16. yüz yılda yaşamıştır. Güney’de yaşayan Beydili oymaklarını piri bunlardan bir olabilir. Çünkü, Boz Geyikli’in Tokatlı olduğu anlatılmaktadır ki bizin saptamamız da bir olasılıktır.

             1656 yılında Tokat’a gelen Evliya ÇelebiSeyahatnamesi’de: “Hacı Bektaş-ı Veli’nin hayırlı ve bereketli dualarıyla bu eski tarihi şehir: Alimler konağı fazıllar yurdu ve şairler yatağıdır” Bu şu demektir: Yöre Alevi-Bektaşilerin yoğun olduğu bir yerleşim alanıdır. Evliya Çelebi bölgeyi dolaşır ve Eyalet merkezi (Yeni-İl) içinde; “Sivas eyâletinin sancakları şunlardır: Amasya, Çorum, Bozok, Divriği, Canik ve Arapgir, Sivas san­cağı paşa merkezidir.” Demektedir.

            F.Sümer, Yeni-İl’de yaşayan Beğ-Dili oymaklarının III. Murat (1574-1595) devrinde kış gelince Halep bölgesine inerek kışladığın belirtmektedir. Bu obalar arasınas Sincan, Yellüce, Güneş gibi obalar vardır ki, halen aynı adı taşıyan Sivas’ta köyler vardır. Yellice Köyü’nde Şeyh Şazeli Sultan Ocağı; Güneş Köyü’de de Garip Musa Ocağı vardır. Yine yöredeki onlarca köyde Türkmen Baba ve Dedelerinin türbeleri vardır. Bugün Beğdili boyu obalarının bir çoğu sünni olduğu görülsede eskiden Alevi olduğu anlaşılmaktadır. Doğanşar’ın bir çok sünni Türkmen köyü kendilerinin önceden Alevi olduklarını söylemektedirler. Gaziantep ve İçel bölgesindeki Türkmen köyleride aynı şekilde süreç içinde baskılar sonucu sünnileşmişlerdir. Maraş, Gaziantep, Urfa ve Diyarbakır cıvarında ise bazı Beydili Türkmenler aşiretleri; Osmanlı ve yerel Kürt Aşiretlerinin baskılar sonucu hem sünnileşmişler hemde Kürtleşmişlerdir.

BEĞDİL’İN BAZI BEYLERİ

           Aşiret iskanlarını organize etmek ve yönetmek amacıyla: vali, sancak beyi, kadı, naip,katip, mübaşir, bey, iskanbaşı, kethuda gibi memurlardan oluşan bir iskan dairesi oluşturulmuştur.İskan hareketinde oymakları yönetmek amacıyla; boy veya oymaklardan birine mensup kişilerden “İskan-Başı” adıyla bir bey atanmaktaydı. Elimizdeki kayıtlara göre ilk tayin tarihi 1693 Şubat ayında olup, önce Bozkoyunlu oymağına mensup olan Firuz-oğlu Şahin Bey ondan sonra da kardeşi Kenan bey tayin edilmiştir.

           Yeni-İl Beydili Oymakları H.1101/M.1699 yılında Avusturya seferi hümayuna gelmeleri ferman olunarak 150 atlı olarak, boy beğleri ve kethudaları, iş erleri deftere kayıt edilmişlerdir. Oymak beyleri şunlardır:

               -Firuz Beğ oğlu Şahin Bey,

               -Seyifhan Beğ,

               -Şedidoğlu topal Assaf Beğ,

               -Ebu Seyif oğlu Mirza İsmail Beğ,

               -Beğmişlü Ganem Beğ,

               -Kara Şeyhlü Kızıl İdris Oğlu Musa Beğ,

               -Kör Nasır Beğ,

               -Şeyh Musa Kethudası,

               -Yüz Hatem Ağaoğlu Hasan Beğ,

               -Şah İsmail oğlu Mehmet Beğ,

               -Bozkoyunlu Ahmet Kethuda,

               -Bozkoyunlu Murteza Kethuda,

               -Kara Şeyhlü El’is oğulları Kenan ve Kesal Bey

               -Kırgıl Yahya oğlu, ….

               -Döğerli Yedi Beğ, …..

            Tokat ve Sivas yörelerindeki Beydili mensubu köylüler dedelerinin Osmanlı Ordusu ile Rumeli’ye seferlere gittikleri anlatılmaktadır. Yukarıda andığımız beylere ilişkin bir çok rivayet vardır. Beydili Sıraçlarının bu dönemdeki önderi Kenan Şeyh’dir. Tokat ve çevre illerinde  erkek adı olarak “SATILMIŞ” adına çok rastlanılmaktadır ki ; bu ad Beydili beylerinden Pir-Budak oğlu Satılmış’dan gelmektedir. Üç yüzyıllık bir gelenek hala yaşatılmaktadır. 18. Yüz yılın ilk yıllarından itibaren Bolu’dan Sivas’a kadar ki bölge; emmiyet ve aşayışın olmadığı, leventlerin ve başıbozuk zümrelerin, eşkıyaların  köyleri yağmaladığı, yerel yöneticilerin halka zülmettikleri bir dönem başlar.

TÜRKMENLERİN ZORUNLU İSKÂNIN NEDENLERİ

            Prof.Dr.Cengiz Orhonlu 1691-1699 yılları arasında konar-göçer halkın hükümet tarafından iskan edilme sebeblerini şöyle açıklar:

          1.Konar-göçer ahalinin merkeziyetçi bir devlet nizamı ile bağdaşmayan hayat tarzları yüzünden yerli halka büyük zararlar vermelerini sona erdirmek…

          2.Harap ve boş yerleri imar etmek ve yeniden ziraate açmak…

          3.Diğer şakavet unsurlarına ve daha büyük zararlar meydana getiren göçebe gruplara karşı yerli ahaliyi, ekili topraklarını ve hayvanlarını muhafaza (etmek).

          Göçerler yaylak-kışlak mahalleri arasında gidiş geliş esnasında ekili toprakları hayvanlarına çiğnetip mahsülleri yedirmeleri devamlı tekerrür etmekte; köyler ve kasabaları tahrip etmekteydiler. Çoban ile saban arasında bir mücadele diyebileceğimiz bu  göçebe hareketi; seyyar kütlelerin tahribkar zaferleriyle sonuçlanmaktaydı. Devlet bu durumu sona erdirmek için; 11 Ocak 1691’den itibaren çeşitli ferman, hüccet ve emirler yayınlar. Bu kararların özeti şudur:

             1.Harap ve boş yerlerin yeniden imari ve ziraate açılması ve kaybedilmiş zirai gelirin kazanılması.

             2.Oymakları konar-göçer hayattan (Türkmanlık’tan) çıkarıp yerleşik hayata intibak ettirmek.

             3.İç emniyet bakımından güneyde, özellikle kuzey Suriye’ye doğru baskı yapan Aneze ve Şammar gibi Arap kabilelerin istilalarına karşı adeta bir muhafaza kuvveti sıfatıyla inzibat işlerinde kullanmak.

            Prof.Dr.C.Orhonlu harita ve aratırmasıyla ;  Ahmet Refik’de belgeleriyle : Beğ-dili boyu bütün obaları ile birlikte 1691 yılında Ağça-Kale’den Rakk’ya varıncaya kadar olan yerlerede, Belih Çayı kıyısında iskan olmak üzere emir aldı. Derken, Prof.Dr. Yusuf Halaçoğlu; 1704 yılına kadar Beydilli Türkmenlerinin Rakka’ya iskan edilmek üzere sevk edildiğini ve bu yolda emr-i şerif verildiği görülmektedir, demektedir. “Aşiret İskan Defteri”ninde 1693 yılından 1752 yıllarına  değin zorunlu iskan devam ettiği anlaşılmaktadır.

OZANLARIN DİLİNDEN BEĞDİLİ

            Prof.Dr.F.Sümer şöyle demektedir: Böylece Beğ-Dili’nin güzel günleri sona ermiş, acı ve hüzünlü günleri başlamıştı. Rakka’ya iskanları emredilen Beğdili obaları Halep Türkmenleri arasındaki, o zamana kadar başka yerlerde yerleşmemiş obalar ile Yeni-İl’deki bütün obalar idi… Hepsi 3200 vergi evi ediyor.. Bir çoğu  da çok sevdikleri Urum’a kaçmışlardır. Beğdil Boyunun beği Firuz Bey ise İran’a kaçar.

         Firuz Bey için yazılan bir şiirde Alevilik’deki “Durna” kuşu ile “Semah” ritüeli yer alır:

“Seherde avazınn bağrımı deler

Durnanın kanadı köz gibi yanar

Kaldırmış kanadın yavru baş sanar

Firuz Beğ Acem’e gitti durnalar.

(…)

Çağrışı çağrışı yayladan inin

İnin Ayn-Elize bir semah dönün

Beğden izin oldu koruya konun

Firuz Beğ Acem’e gitti durnalar.

(…)

          Rakka’dan kaçanlar şiddetle takip olunarak tekrar çölleredeki iskan yerlerine getirilirler. Diğer Türkmen oymakları zamanla birer birer fırsat bulup iskan yerlerinden kaçtılar ise de  kalabalık ve boy tesanüdünü muhafaza eden Beğ-Dililer Rakka’da kaldılar. İskanın icrasına Kadı-zade Hüseyin Paşa başlamış ve Yusuf Paşa tamamlamıştır.(34) Taşdemir adlı ozan şiirinin bir kıtasında Yusuf Paşa için şöyle der:


“Kadı-Oğlu Yusuf Paşa gelende,

Yalan dünya benim derdi Beğ-Dili,

Seksen bin evle Rakka’ya iskan olanda

Tayı, Muvali’yi kırdı Beğ-Dili.

(…)

TAŞDEMİR’im de söyler özünden,

Methedelim Beğ-Dili’nin yazından,

Ala Bucak Kettele’nin düzünden,

Hamed ‘in sancağını bastı Beğ-Dili.”

Rakka’da iskan olan Türkmenler’in Arap ve Kürt aşiretleriyle savaşlarını anlatan aşaığdaki şiir çok anlamlıdır.

Rakka çöllerinden gelen gaziler

Rakka’nın gonca gülü soldu mu?

Yeniden bir haber duydum oradan

Cerid Bekir öldü derler öldü mü?


Cerid Bekir öldü ise kırıldı kilit

Yolumuza çöktü bir kara bulut

Kürdülü Kerim’le Bayındır Halit

Kolu bağlı cellatlara vardı mı?


Kul Sadun’um der ki bulamadık vefa

Hükmümüz geçerli şol Kaf’tan Kaf’a

Ulaşlu oğlu Hacı Mustafa

Alayları bölük bölük böldü mü ?

TÜRKMEN SÜRGÜN BÖLGESİ: RAKKA

              Osmanlılar’ın Türkmenleri sürgün ettikleri RAKKA bölgesi neresidir? Rakka Eyaleti, Beydili boyunun sürgün yeridir. Ruha Eyaleti olarakta bilinen Rakka bölgesi 1516 yılında Osmanlı ülkesine katılır. Diyarbakır ile Halep eyaletleri arasınada kalan bölge merkezi Urfa olmak üzere 6 Sancaktan oluşan Rakka Beylerbeyliği de 37 Zeamat ve 616 tımar vardı. Osmanlı yönetimi bu bölge için özel iskan politikası uygulayarak Beydili ve Bozulus Türkmenlerini Fırat Irmağı boyunca yerleştirme girişimleri başarsız oldu. Göçebe Türkmenlerin düzenleri bozuldu. Türkmenlere Arap Aşiretleri eşkıyası saldırıları da istikrarı bozunca 18. yüzyıl karışıklıklar giderek arttı.19 Yüzyılda meydana gelen ayaklanmalar ile Mısır Hidivi İbrahim Paşa’nın bölgeyi alması sonucu; Türkmen Aşiretler yöreden çekildiler. 1840’da bölge tekrar Osmanlılara geçince Rakka Eyaleti kaldırılarak Urfa, Halep’e bağlı bir sancak oldu.

             Ahmet Refik, Anadolu’dan Türk Aşiretleri’nin 966/1559 ile 1200/1786 döneminde Rakka çöllerine ve diğer yerler sürgünleriyle ilgili yayınladığı Osmanlı belgeleri, kan ve zülüm kokmaktadır ve bu durum içler acısı bir uygulamadır. Ankara’dan Giresun Keşap’a kadar ki bölge 16. ve 18. yüzyılda Oğuz Türkmen aşiretleri’nin yaşadığı bir coğrafyadır. Osmanlı yönetimi 400 yıl bu bölgede şiddet ve zülüm uygular.Çeşitli boylara mensup bu Türkmenler yerlerinden yurtlarından edilerek, yerlerine Doğu ve Güneydoğu’dan getirilen Sünni Kürt aşiretleri yerleştirilir. Gönderildikleri yerlerden kaçan Türk Aşiretleri eski yurtlarına dönerek Orman içlerinde ve dağlık yörelerde yaşamışlardır. Konya, Ankara, Kırıkkale, Kırşehir, Çorum, Amasya, Tokat, Yozgat, Sivas bölgesinden sürgün edilerek zorla iskana tabi tutulan Türkmenlerin hepsi Kızılbaş Aşiretleridir. Bunların çoğu Rakka gibi sürgün yerlerinden kaçarak Kürt yörelerine sığınmışlar ve süreç içinde Kürtleşmişlerdir. Keskin’de bulunan Hasan Dede Ocağı , yine aynı yörede Haydar Baba (Haydari Sultan) Ocağı ve Koçu Baba Ocağı dönemin  Beydili Boyu Türkmenleri’nin inanç merkezleridir. Hasan Dede Ocağı talipleri Beydilli aşiretinin Kuyumcu, Köçekli, Gündeşli obalarıdır.

Yunus Koçak, “Hasan Dede” adlı eserinde bu durumu ortaya koymaktadır. Koçu Baba evlatlarından İbrahim Ulusoy’un bize anlatımları bu dönemde ki olayları aydınlatmaktadır. Yeni İl (Sivas) Bölgesinden de Beydili Kızılbaş oymakları ile diğer Türkmen Kızılbaş aşiretleri Rakka’ya sürgüne gönderilmiştir. Amasya-Tokat-Yozgat-Sivas bölgesinde Beydili Boyunun önemli Kızılbaş aşiretinden olan Sıraçlar da iskana zorlandığı için 16.yy. başlarından 19. yüz yıl sonlarına kadar Osmanlılarla sürekli çekişme içinde olmuşlardır. Sıraç Aşiretleri’nin dini ve siyasi lideri Kurtoğlu Veli Baba 1864 yılında Hakk’a yürüyünce yerine eşi Anabacı Sultan Anşa (Ayşe) Bacı geçer.  Anşa Bacı’ yı “Kızılbaşlık Propagandası “ yapıyor diye  mutasarrıf  olarak görev yapan Kazova’da Haruk çiftliği sahibi Bekir Sami Paşa’ ya şikayet ederler.  16 Şevval 1311 (10 Nisan 1894) tarihinde durum bir raporla Ankara Valisi Mehmet Memduh  tarafından Padişah Sultan Abdülhamit’e  “Kızılbaş Aleviler” olduklarını ve “siyasi bir mesele ihdas edebilecekleri”ni bildirilir. Bu İstihbarat Raporuna kitabında yer veren Enver Behnan Şapolyo; “Memduh Paşa’nın bu raporundan anlaşıldığına göre, Kızılbaşları tetkik edip anlayamanıştır. Öz Türk olan bu halkı padışaha zararlı bir unsur, İslamiyet’ten ayrılmış bir zümre olarak göstermektedir.” Demekte veHubyarlı (Sarac)  Beydili boyundan olduğu belirtilmektedir.

           Anşa Bacı altı çocuğu ve ileri gelen akrabaları ile önce Tokat’ta sorulanır. Samsun’ dan gemiyle İstanbul’a getirilirler. Orada tekrar soruşturmaya tabi tutulurlar. Soruşturma esnasında  Anşa Bacı’ın talibi ve Çakmak köylü olan Tersane Komutanı Osman Paşa, Anşa Bacı’ya yardım eder. Soruşturma neticelenir , Padişah II.Abdülhamit’in emriyle Anşa Bacı ve oğulları ve damadı Köseoğlu İbrahim, Suriye’nin Şam kentine sürgüne gönderilirler. Anşa Bacı yanındakilerle beraber üç yıl zorunlu olarak Şam da sürgünde tutulmuştur. Bu üç yıl içerisinde Kerbela’yı Necef’i ziyaret etmişlerdir. Sürgün cezaları bitip Tokat-Zile – Acısu Köyü’nün yolunu tutan Anşa Bacı ve yanındakilerin geleceği haberini duyan binlerce kişi Anşa Bacı yı Amasya’da karşılamışlar ve kalabalık bir halk kitlesiyle Anşa Bacı ve evlatları Acısu Köyü’ne dönmüşlerdir. Anşa Bacı’nın yaşadığı bu sürgün hayatı ve işkence dönemi mazlumun yanında yer alan Alevi kitlesini daha çok etkilemiş ve Anşa Bacı’nın etkinliği ve sevenleri daha çok artmıştır. Anşa Bacı çocuklarının da küçük yaşta olması sebebiyle Aşiretin başına geçmiş ve Acısu Köyü’nde bulunan Hubyar Ocağına tabi  posta oturmuştur. Bugün Anşa Bacı Ocağı ve Cemevi; Beydili Sıraç Aşireti’in inanç merkezidir.

             Birinci Dünya Harbi’nde Beydili-Sıraç topluluklarından oluşan Redif Taburu, 1913 yılında Rus Cepesine savaşa gitmiş, mütareke sonrası sancaktar İsmail Çavuş; tabur Sancağın getirerek Hubyar Sultan Türbesi’nin üzerine örtmüştür. Ayetelkürsü işlemeli ve üzerinde “Koçhisar Redif Taburu’nun Yadigarıdır 1331” yazılı yeşil sancak halen türbededir.  Kurtuluş savaşında maddi ve ayni destek veren Sıraç toplulukları Atatürk’ü fiilen desteklemişler ve bu günde onun düşünceleri doğrultusunda gitmektedirler.

RAKKA’DA OSMANLI YÖNETİMİNDEN BİR KISSA

            Gaziantep bölgesinde yerel araştırma yapan Cuma Karataş, kitabında şu söylenceye yer verir: “Abbas Paşa, Urfa valisidir. Göçebe Türkmenler  de Rakka ve Colap’ta yerleştirilmiş, tarımla uğraşmaktadırlar. Topraklar devletindir. Her köyde devletin bir görevlisi bulunmaktadır, tarım işlerini kontrol etsin diye. Bunlara “Şahna” denilmektedir, seksen şahna görevlendirilir her yıl. Bu şahnalardan biri bir Türkmen kızını beğenir. Daha sonra bu kızın güzelliğini Abbas Paşa’ya anlatır. Abbas Paşa kızın babasını yanına çağırır, ondan kızını kendisine eş olması için ister. Kızın babası tek başına karar veremeyeceğini, aşiretine danışması gerektiğini bildirerek süre ister, köyüne döner. Kızın babası aşiretin ileri gelenleri ile ve diğer aşiretlerle görüşür, bilgi alışverişinde bulunur. Sonunda kızı Abbas Paşa’ya vermeye karar verirler. Anacak bu kararlarını gizli tutarlar. Harman zamanı ürünlerini samandan ayıkladıktan sonra, tüm Türkmenler kendi aralarında anlaşır, seksen şahnayı birden harmanların içine atarak yakarlar. Eşyalarını toplayıp Colap’tan kaçaralar. Fırat’ı geçip bu günkü yaşadıkları alanlara yerleşirler.”

          Osmanlı, Rakka’daki Türkmenleri cezalandırmak için Abbas Paşa’yı görevlendirmiştir. Abbas Paşa’ın İskenderun’dan karaya çıkıp bölgeye gelişini Dadaloğlu şu deyişi ile anlatır:

“İskeleden kaktı ol Abbas Paşa,

Kızılı, boranlı dağ var önünde,

Elbeyli beylerin at başı çekmez,

Çevrilip konacak yer var önünde.

İlleride Osman Bey, zorbalar başı,

Aşireti var, çıplak eder savaşı,

Keser kelleler, basar üleşi,

Kartallar dönecek  yer var önünde,

Küçük Ali Oğlu da, haykırır kakar,

Düşmanı görünce, belini büker,

Çimbulat kılıçla demir bent söker,

Omuzu kalkanlı er var önünde.

DADALOĞLU der; ordan geçerse,

Elbeyli Türk’ünden yolun açarsa,

Akan kanlı Murat köpük saçarsa,

Seyit Battal gibi er var önünde.

OSMANLI BELGELERİNDE SÜRGÜN TUTANAKLARI

             Beğdili Aşireti başta olmak üzere, her boydan Türkmen obaları Rakka’ya zorla sürgün edilerek o bölgeye iskan edilmeye çalışılır. Aşağıda  vereceğimiz belgelerdende anlaşılacağı gibi Türkmenler Rakka’dan firar ederek ya eski bölgelerine ya da Anadolu’nu içlerindeki dağlık yörelere sığınırlar. Canik, Munzur ve Toros dağları ile uzantıları “kaçkuncu” Türkmenlerin yurtları olur. Ya da C.Orhonlu’nun belirtiği gibi “İskandan kaçanlar Anadolu yakasında bulunan şehir ve kasabalara iltica etmişler evkaf, has, tımar, zeamat topraklarına, ayni zamanda çiftliklere ve diğer oymaklar arasına gizlenmişlerdi”  Bunun nedeni de “Arap aşiretlerinin baskılarına karşı Türk oymaklarının mücadelesinin yönetimce şiddetle cezalandırmasından kaynaklanmaktadır. Bu cezalandırma yöntemleri türkülerde canlı olarak görülmektedir”  Bayındır, ve Döğer Boyu oymakları ve obaları ile Bozkoyunlu cemaati, Beğdili Boyuna tabi olarak Rakka’da iskan edilirler. Sonrası içinde Ceved Türkay, Osmanlı belgelerinden şunları yazmaktadır:

            “Bayındır Cemaati, Beğdil Aşiretine tabidir. Rakka iskanından Bayındır Türkmanı Cemaatının yaylakları, Sivas cıvarında Tonos (Tenos) ve Kangal Nahiyelerinde vaki Ulaş nam Karye ile Kangal Karyesinin mabeyninde olan Deliktaş ma’beri idi”… “Beğdili Aşiretine tabi olan Bozkoyunlu Cemaati, Konya ve öte caniblerinde yiğirmi kadar evleriyle olurlar ve on kadar evleri Aksaray Sancağında Beğdik Türkman içinde Balam Halil ve gayrileri yanlarında olurlar deyü tahrir olunmuş”… “Döğerli Cemaati, 150 hane olub, Beğdili Aşiretine tabidir. Cemaat-i mezbure, 1140 senesinde Rakka Beğlerbeği Süleyman Paşa zamanında bilkülliyye firar ve mahall-i iskanlarında bir evleri kalmayub, bizler Alacahan’a muhafazacı yazıldık derler imiş. Kendüleri muhafazıcı değil, bir iki sene kalırlar ise, ol etrafın harab ve yebab olmasına dahi sebeb olub, bunların anasıl Beğdili Türkmanı eşkıyasıdan olup, bunların teaddisi sebebiyle  ebna-i sebil bilkülliyye munhatı-olub ve Beğdili Türkmanı’nın ekseri yanlarına tecemmu’edecekleri bi iştibah’dır deyü tahrir olunmuş”… Avşar ve Bozulus topluluklarına ilişkin ise: “Avşar-ı Recepli Cemaatı, mukaddema Rakka’ya iskan olunmuşlardır. Mahall-i iskanda elli kadar evleri vardır. Cemaat-ı Mezbüreden Beğler ve Torunlar ve reayaden ikiyüz kadar evleri, mukaddema gidüb bindokuzyüzyirmibeş kuruş beher sene Rakka tarafına mal verirler idi. Binyüzkırk senesinde Süleyman Paşa zamanında kırk kadar evleri firar ve hala mahall-i iskanlarında elli kadar evleri kalmıştır deyu tahrir olunmuş. Afşar-ı mezbür, Rakka’ya iskanı ferman olunub Zîr’e kaydolmuştur”…  “Bâb-ı Altun Cemâatı, Bozulus Aşiretine tabi olub, yiğirmibeş hanedir. Cemaat-ı mezbür, Kadızade Hüseyin Paşa (1140 senesinde Rakka Beğlerbeği) zamanında îvâ ve iskân  ve istikrâr olunup ve zer’ve hars ile meşgul iken, bazı avarız ve havadis zuhuriyle ekseri fırsat bulup, Rum tarafına ve Bozok caniblerine firar edüb ve gerü kalan evleri dahi, evvel giden evlerimiz gelmedi deyü birer beşer fırsat bulup, firar edüb, hala mahall-i iskanda bir evleri yoktur. Elyevm cümlesi Keskin ve Bozok ve Kırşehir ve Çiçekdağı taraflarında olurlar deyü tahrir olunmuş”… “Bozulus Aşiretine tabi olan Harmandalı Cemaatı, 60 Hanedir.

Cemaat-ı mezbürenin bir miktarı 1120 senesinde firar edüb, badehü Yusuf Paşa irca’ve Rum’a firarileri ahara malikane olunmuş deyu, mahall-i iskanda olanlar dahi üçer beşer firar etmek üzerdir. Hala mahall-i iskanlarında yiğirmi kadar evleri ancak kalmışdır. Elyevm Rum tarafınad olanlar, Bozok’da ve Salarlı ve Mamalı ve Pehlüvanlı içlerinde olurlar”… “Kabağılı Tokuzu Cemaatı, Hacıayvadoğlu Aşiretinden olub, 150 hanedir. Cemaat-ı Mezbürenin bir miktarı 1126 senesinde firar edüb, baki kalan yüz kadar evleri dahi Süleyman Paşa (Rakka Beğlerbeği) zamanında bilkülliyye firar ve bâdehû Vezir Ahmet Paşa zamanında bir miktar evleri, mahalli iskana gelüb, nehr-i Fırat’ı geçirmeyüp, Birecik nahiyesinde.. nâm karyede ikamet etdirüb, hîn-i azlinde Kedhüdası Mehmed Kethüda maan götürüb, hala cümlesi, Antakya kurbünde ve Gavurdağı tarafında olurlar; deyu tahrir olunmuş”… “Karakocalı Cemaatı, 35 hane olub, Beğdili Aşiretine tabidir. Cemaat-ı mezbür, Konar-Göçer Yörükandan olub, ezkadim Biga ve Çan kazalarında yaylayub, İnegöl ve Tuzla ve Bayramiç Kazalarında kışlarlardı. Cemaat-i Mezbüre, yüzkırk senesi Süleyman Paşa zamanında bil külliyye evleriyle mahall-i iskanlarından huruc ve Rum tarafına firar ve hala Kangal Kazası dahilinde Alacahan tarafında olurlar. Bizler, Kangal Cami’i evkafındanuz, Alachan’a muhafazacı tayın olunduk, derler imiş. Cemaat-ı mezbüre, iki kabile olub, bir kabilesi cami-i mezbür vakfı ve bir kabilesi dahi otuzbeş senedir mahall-i iskanda olurlar. Mezbürlar, aslında hırsız ve haramzade olub, ol tarafda kalur ise, ol etrafın dahi harabına bais olurlar deyu tahrir olunmuş”…

             “Küçüklü Cemaatı, Bozulus Aşiretindendir. 150 hane olub, üçyüz guruş zamla Yeni İl mukataasına ilhak olunmuşdur. Küçüklü Cemaatı, Kadızade Hüseyin Paşa zamanında iva ve iskan ve istikrar olunub ve zer’ve hars ile meşgul iken, bazı avarız ve havadis zuhuriyle ekseri fırsat bulub, Rum tarafına ve Bozok caniblerine firar edüb ve gerü kalan evleri dahi evvel giden evlerimiz gelmei deyü birer beşer fırsat bulub, firar edüb, hala mahall-i iskanda bir evleri yoktur, elyevm cümlesi Keskin ve Bozok ve Kırşehri ve Çiçekdağı tarafında  olurlar, deyu tahrir olunmuş. Küçüklü Cemaatı, Gencelübayadı (Gençlü Bayad) demekle marufdur”… “Bozulus Aşiretinden olan Cemaat-ı Silsüpür Ceridi, 250 haneden ibaret olup, malına 450 guruş zamla Yeni İl mukataatına ilhak olunmağla, kırkaltı mukataasına kayd olunmuştur. Cemaat-ı mezküre, Kadızade Hüseyin Paşa zamanında iva ve iskan ve istikrar olunub ve zer’ve hars ile meşgul iken, bazı avarız ve havadis zuhuriyle, ekserisi fırsat bulub, Rum tarafına ve Bozok caniblerine firar edüb ve geru kalan evleri dahi evvel gidenlerimiz gelmedi deyu, birer beşer fırsat bulub, firar edüb hala makall-i iskanda bir evleri yoktur; elyevm cümlesi Keskin Ve Bozok ve Kırşehri ve Çicekdağı taraflarında olurlar, deyu tahrir olunmuş.”

               F.Sümer, “Bu iskanda en büyük ızdırabı Beğ-Dili boyu çekti” demektedir. Enaz bu boy kadarda; 13. yüz yılda Orta-Asya’dan Anadolu’ya gelen Bayat boyundan olan Barak obalarıda Rakka’ya iskan esnasında eza-cefa cekmiş, zülüm görmüştür. Bu İskanla ilgili Dedemoğlu şu deyişi söyler:

Çıktık Horasan’dan sökün eyledik

Düşürdüler bizi tozlu yollara

Omuzlarda parlıyor uzun şelveler

Aşırdılar bizi karlı dağlara

Bölük bölük oldu yüklendi göçler

Atlaydı yaşlılar yayadı gençler

Başımıza geldi olmadı işler

Düşürdüler bizi görülmedik ellere

Gehi konduk gehi göçtük yollardan

Bilip bilmediğim yaban ellerden

Kerbela çölünden ıssız dağlardan

Bizden sonra bir ad kalsın dillere

Oradan geçirdi sürdü Colab’a

Seksen dört bin hane gelmez hesaba

Deve koyun insan çoktur kalaba

Susuz hayvan inileşir çöllerde

DEDEMOĞLU der ki aşkın bağından

Aşırdılar bizi Yozgat dağından

Anadolu Sivas şehri sağından

Göçtüğümüz destan olsun dillere.


                Beğdilli aşiretinin büyük ozanı Dedemoğlu; Çorum’un Sungurlu ilçesinin Araf köyündendir. Çiftlik köyünde de “dedemoğlu” lakablı bir aile vardır. Alaca (Hüseyinova) İlçesinin Oyacı adlı köyünden olduğunu söyleyenlerde vardır. Dedemoğlu adıyla bir  Alevi Dede Ocağı var olması, Ozan Dedemoğlu’nun Çorumlu olduğunun kesin olarak göstermektedir.

Beğdili Sıraçlı cerit obası

Rakka’ya sürgün olmuş yuvası

Osmanlı da sana kurban olası

Analar bacılar ağlar yollarda.

Elinde dirgende belinde orak

Alnı çizgi çizgi yüzü de soluk

Çoluk çocuğunda saçları yoluk

Dedeler nineler zahmetle yolda.

Öfkeyle çarpıyor yürekle bellek

Cepkeni yırtıkta çarığı yarık

Şahlanıp vuracak bileği bükük

Yiğitler zincirli zulmatta harda.

ONAR BABA Beğdil’nin gardaşı

Şeyh Hasan’da Hubyar Sultan yoldaşı

Hacı Bektaş tüm yarenler sırdaşı

Bacılar sofular erkanda kanda.

Kaynak : Hubyar Sultan Ocağı ve Beydili Sıraç Türkmenleri – A.KENANOĞLU – İ.ONARLI Hubyar Sultan Derneği Yayınları 1

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar