AÇ GÖZLÜ AVCILAR
Bir Orman köyünde aç gözlü üç avcı varmış bunların gözü bir türlü doymazmış  gördükleri her canlıya kıyar kimseye merhamet etmezmiş.
Günlerden bir gün yine bunlar ava çıkmış önce küçük bir delik görmüşler avcıların başı demiş ki: "bu olsa olsa tavşan deliğidir bekleyelim vuralım" Delikten çıkan tüm tavşanları vurmuşlar ancak gözleri doymamış biraz daha yürümüşler daha büyük bir deliğe rastlamışlar yine avcıbaşı demiş ki:"bu olsa olsa tilki deliğidir bekleyelim vuralım" Delikten çıkan tüm tilkileri vurmuşlar ancak gözleri doymamış biraz daha yürümüşler biraz daha büyük deliğe rastlamışlar yine avcıbaşı demiş ki:"bu olsa olsa Kurt deliğidir bekleyelim vuralım" Delikten çıkan tüm Kurtları vurmuşlar ancak gözleri doymamış biraz daha yürümüşler daha büyük bir deliğe rastlamışlar yine avcıbaşı demiş ki:"bu olsa olsa Ayı deliğidir bekleyelim vuralım" Delikten çıkan tüm Ayıları vurmuşlar ancak gözleri doymamış hava iyice kararmış ancak bunların aç gözlülüğü doymak bilmiyormuş  biraz daha yürümüşler daha büyük bir deliğe rastlamışlar yine avcıbaşı demiş ki: "bu delik ne deliği bilmiyorum ama muhakkak ayıdan bile büyük bir hayvan olmalı bu ormanda bu sefer içeri girip bekleyelim vuralım" demiş.
Ertesi gün gazetelerde bir manşet : "Üç avcı tünelde trenin altında kaldı" diye.

Bu yazar arkadaş trenin ışığını görmüş olmalı daha öncede söyledim siyasal İslamcılar paraya, mala, menfaate yenildiler. Milleti de dinden imandan soğuttular. İslam dünyasına en büyük zararı dini siyasete ve menfaatlerine alet eden tarikatlar, cemaatler verdi. Çünkü bunlar İslamı çıkarlarına alet ettiler ve kendilerini kutsallaştırıp İslamda olmayan bir ruhban sınıfı oluşturdular. Bilimde, sanatta, estetikte ve düşüncede geri kaldılar görkemli bir medeniyet inşa edemediler. Huzuru mahşer de Tanrı'nın kutlu elçisi belki en çok bunlardan davacı olacak.
Bu yazı yenilginin itirafıdır. Daha öncede dediğim üzere Türk Milliyetçileri akıllarını başına devşirip üç günlük üç kuruşluk dünya menfaati için ülkülerini satmamalı yoksa aynı akıbete uğramak muhtemel...
Tanrı Türk'ü korusun...

Fatih Mehmet Yiğit


Dünyanın Tuzu Olmak

Matta’ya göre Hz. İsa kalabalıkları görünce dağa çıkar, ardından bir grup insan gelip etrafına toplanınca, meşhur dağ vaazına başlar. “Dünyanın tuzu sizsiniz” der ve ekler: “Ama tuz tadını yitirirse bir daha ona tuz tadı nasıl verilebilir? Artık dışarı atılıp ayak altında çiğnenmekten başka işe yaramaz.” (Matta, 5/13). Bu vaazdaki tuz metaforu hakikaten çarpıcıdır. Bir yoruma göre ilâhî buyruklar uyarınca sımsıkı bir mümin olmak ve sulandırılmamış bir hayat yaşamak tuz gibi yakıcıdır. Malum, tuz yakıcı olduğu kadar da koruyucudur. Mesela, ete sıvandığında o eti çürüyüp kokmaktan korur. Mümin de tuz misali dünyaya ve hayata sıvandığında her şeyden önce kendini dünyevileşmeden korur. Tuz aynı zamanda tattır. Kendisi acıdır ama yemekler ancak bu acılıkla tatlanır. Tat ile tuz kelimeleri bundan dolayı bir arada kullanılır. “Tuz tadı” tabiri her ne kadar oksimoronik görünse de tuzun damakta bıraktığı tat çok esaslı bir tattır.
***
Dağ vaazının tarihî ve sosyolojik zeminine gelince, Hz. İsa döneminde içi çoktan boşaltılmış ve hikmet, irfan ve vicdandan yoksun bir hal almış olan Yahudilik Ferisî yobazlarca ahlâkî yozlaşma ve kokuşmanın meşruiyet aygıtına dönüştürülmüştür. Bu yüzden Hz. İsa, Ferisîlerce empoze edilen gayr-i ahlâkî, şekilci ve gösterişçi dindarlık söylemini kıyasıya eleştirmiş ve ısrarla derin ahlâkî duyarlılığın şekillendirdiği bir din ve dindarlık anlayışını salık vermiştir. Hz. İsa’nın tebliğ ve davette bulunduğu dönem özellikle din adamları ve yöneticilerle ilgili skandalların, çok çeşitli suiistimallerin sıkça yaşandığı bir zaman dilimi olarak tarih kayıtlarına geçmiştir. Din adamları arasında baş gösteren menfaat ve nüfuz kavgası, dinî emirlerin keyfi yorumlanması ve adamına göre fetva çıkarılması gibi sorunlar da Hz. İsa tarafından sıkça eleştirilmiş; ancak bu eleştiriler dönemin din baronlarını ve müesses dinî yapılarını çok rahatsız etmiştir.
Morris S. Seale’nin bir makalesinde mukayeseli olarak gösterdiği üzere Hz. İsa’nın dağ vaazında altı çizilen birçok ahlâkî ilkenin tasavvuf tarihindeki Melâmetî anlayışla önemli ölçüde benzeşmesi dikkat çekicidir. Melâmetîlik hicrî III. (IX.) yüzyılda Horasan bölgesinde ortaya çıkıp daha sonra bütün İslam dünyasında yaygınlık kazanan bir tasavvufî mektep ve meşreptir. Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmamayı (Mâide 5/54) kendilerine temel ilke edinen Melâmetîlerin belli başlı özellikleri şöyle özetlenebilir: Kendi nefsinde bir varlık görmemek ve nefsin her türlü benlik iddiasını terk edip gönülleri terakki ettirmeye çalışmak; başkalarının kusurlarıyla ilgilenmeyi bırakıp kendi kusurlarıyla meşgul olmak; halk ile tahalluk, Hak ile seyr üzere yaşamak, yani halkın içinde sıradan biri gibi olmak ve fakat Allah’ı bir an bile hatırdan çıkarmamak; ibadetleri ifa ettikten sonra hemen unutmak ve böylece nefsin ucb, kibir ve riyaya meyletmesine fırsat tanımamak; nefsin bir şeye çaba göstermeden sahip olmayı istemesi hâlinde o şeyi alın teriyle kazanmaya koyulmak… Kısacası, Melâmetîlik gösteriş, kendini beğenme ve şöhret düşkünlüğü gibi ahlâkî âfetlere karşı nefsi kınamak suretiyle adam gibi adam olmaya çalışmaktır. Bu anlayışın sonucu olarak Melâmetîler amellerini gizleme taraftarı olmuşlar, kalbî ve fiilî amellerinin başkaları tarafından bilinmesini hoş karşılamadıkları gibi kendilerini fark ettirecek özelliklerle ortaya çıkmaktan da sakınmışlardır.
***
Özellikle son zamanlardaki genel toplum manzaramız beni bir Melâmetî gibi davranmaya ve İslam’ı Melâmetî perspektifle yorumlamaya sevk ediyor. Çünkü etrafıma baktığımda hemen herkes dünyanın tuzu değil de “bal küpü” olma sevdasına kapılmış görünüyor. Hatta bugünkü genel hayat tarzımız, “Bal tutan parmağını yalar” modunda seyrediyor. Böyle bir hayat modu tuzun bile kokacağına işaret ediyor. Bu yüzden, hâl-i hazırda ahlâkî duyarlılığı sıfırlanmamış her bir insan tekinin tıpkı tuz gibi yakıcı olması, yaraya kendini basması gerekiyor. Malum, tuz kendinden verir, kendini eritir. Topyekûn çürüyüp kokuşmaktansa birilerimizin tuz misali kendinden verip kendini eriterek en azından çürümeyi geciktirmek için didinmesi lazımdır. Aksi halde, bu kritik yıllar tarih kütüklerine dünyevî nimetlerle sınandığımız yıllar olarak kaydolacak, fakat sadece bununla kalmayacak, sınavı kaybettiğimiz yıllar olarak da anılacaktır. Tarih, “pek çok müslümanın yokluk zamanında dilden düşürmediği ihlas, takva gibi değerlerin varlıkla sınanma tecrübesinden sonra parasızlıktan başka bir şey olmadığı anlaşıldı” diye de yazacaktır. Bu yüzden, yakın gelecekte, en azından istikbaldeki kırk-elli yıllık süreçte biz müslümanların hemen hiçbir insan evladına din, ahlak, hak, hukuk namına söz söylemeye yüzü olmayacak, iki çift laf etmeye kalkıştığımız anda ise, “Sizi de gördük” mealindeki tepkiler hepimizin suratına tokat gibi çarpacaktır. Kısacası, hemen her birimizin tuz değil de bal küpü olma şehvetine kapılıp birer dünya arsızına dönüşmesiyle ortaya çıkan büyük yıkımdan belki de en çok dinî-ahlâkî değerler nasibini alacak ve sonuçta tüm söylemlerimiz, sembollerimiz ve vaktiyle temsilciliğini üstlendiğimiz değerlerle birlikte gelecek nesillerin ibretle bakıp seyredeceği bir enkaz yığını olacağız.
Mustafa Öztürk


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar