Son günlerde Kanuni Sultan Süleyman döneminin Şeyhülislamı Ebussuud Efendi üzerine yapılan yorumlarda, sıklıkla tek taraflı yanlı bir güzelleme yapıldığı görülmektedir. Oysa Ebussuud Efendi’nin fetvaları derinlemesine incelendiğinde; namaz kılmayanların katlinden, Kızılbaş Türkmenlerin mülhid/mürted (dinden çıkmış) kabul edilerek öldürülmelerinin vacip olduğuna, Yunus Emre şiirlerinin okunmasının küfür sayılmasından, müziğin yasaklanması ve men edilmesine kadar pek çok sert hükümle karşılaşılmaktadır.
Hatta bir fetvada Kızılbaş bir Türkmene merhamet gösterilmezken sözkonusu Ermeni olunca affedilmektedir. Gayrimüslimlere gösterilen hoşgörü farklı inançtan bir Türk'e gösterilmemektedir. Osmanlı döneminde Ebussuud gibilerince verilen fetvalar sosyo-ekonomik nedenlerle (yoksulluk, yüksek vergiler, haksızlık gibi nedenlerle) başkaldıran veyahut Osmanlının zorunlu iskan ve sürün politikalarına direnen veyahut Osmanlı açısından ileride kendisine rakip güç olarak görülen birçok Türkmen boy ve beyliğin tasfiyesinde ve yok edilmesinde dini gerekçe görevini görmüştür.
Bu durum, aslında Osmanlı Devleti'nin yükselme döneminden itibaren geçirdiği köklü zihniyet değişiminin somut bir göstergesidir. Osmanlı, özünde Türkler tarafından kurulmuş bir devlettir ve bu kuruluş sürecinde Ahilerin, Yesevilik ekolünden beslenen Bektaşilerin, Türk gazi alperenlerin ve Türkmen baba erenlerin emeği büyüktür. Ancak zaman içerisinde devletin; Türklerin daha hoşgörülü, kadın-erkek eşitliğine, Türk Töresi ve Türk kültürüne önem veren İslam yorumunu terk ederek; siyasi bekasını dar, katı ve dışlayıcı bir mezhepçi rejime eklemlediği anlaşılmaktadır.
Bu dönüşüm; Osmanlı’nın, tıpkı Selçuklu’da olduğu gibi zamanla kendi kurucu değerlerine ve asli kimliğine yabancılaştığını, devletin bekasını toplumsal barışta değil, tek tipleştirici bir inanç ve otorite baskısında aradığını kanıtlamaktadır.
Bugün Türkiye Türkleri hâlâ öz kimliğini ve kültürünü tam anlamıyla yeniden kazanma mücadelesi veriyorsa; bu süreçte Ebussuud zihniyetindeki fetvalarla baskılanan, iskân ve sürgün politikalarıyla yerinden edilen, hatta kırıma uğratılan Türkmen kitlesinin yaşadığı trajediler ve kültürel erozyon görmezden gelinemez.
Bugün doğu ve güneydoğu anadolu'daki Türkmen varlığının silinmesinde, Türkmen beyliklerinin tasfiye edilerek bölgedeki yönetiminin kürt beylerine ve aşiretlerine verilmesinde, bölgedeki birçok Türkmen aşiretin zamanla zaza ve kürtleşmesinde, mezhepçi bir anlayışla bölgede özellikle Nakşibendi tarikatı, kürt şeyhler ve meleler vasıtasıyla açılan dergah ve medreselerde kürtçenin öğretilmesi ve yayılmasıyla bunun neticesinde birçok Türkmen aşiretin zaza ve kürtçe (kurmanç) dilini konuşmaya zorlanmasında, birçok Türkmen aşiretin kızılbaşlık yaftasıyla katliama uğramamak için Türk kimliğini gizlemek zorunda kalmasında ve nihayetinde bugün kürtçülük (etnik bölücülük) tehlikesinin başımıza bela olmasında Osmanlı Devleti'nin uyguladığı yanlış politikaların rolü büyüktür.
Tarihsel tecrübeler göstermektedir ki; siyasetin din ve mezhep eksenine hapsedilmesi, hem milli birliğimizi parçalamakta hem de vicdan hürriyetini yok etmektedir. Ayrıca yukarıda arz ettiğimiz gibi Yesevi, Ahi, Bektaşi kültürü ile şekillenen hoşgörülü, kadın-erkek eşitliğine, Türk Töresi ve Türk örf, adet ve kültürüne önem veren Türk Halk İslam inancı günümüzde katı, şekilci, ruhbancı, dini araçsallaştıran, ihvancı bir kimliğe bürünmekte Müslüman Türk toplumu, toplum mühendisliği ile dönüştürülmek istenmektedir.
Bugün ABD büyükelçisinin dile getirdiği daha öncede Eski CIA Orta Doğu Direktörü Graham Fullİer'in dile getirdiği Osmanlı millet sistemi tezi ve siyasal İslamcı monarşik yönetimlerin desteklenmesi, ulus kimliği ve ulus devletin tasfiye edilmesi, yine İngiliz derin devletinin Türkiyede Nakşibendi tarikatı üzerinden siyasal islamcı ihvancı hareketleri destekleyerek iktidara getirmesi yine stratejik planlı göçlerle Türkiyenin demografik yapısının değiştirilerek Türkiyenin çok uluslu mezhep eksenli bir hale dönüştürülmesi ortadoğunun buradan yönetilmesi düşüncesi ile Türkiyeyi Türksüzleştirme projesinin arka planında bunlar vardır.
Konumuza dönersek tarihsel süreç içerisinde Osmanlı’nın kendi kurucu unsurlarına yabancılaşma süreciyle doruğa çıkan ve günümüze kadar gelişen bu kimlik krizi, laikliğin neden sadece hukuki bir ilke değil, aynı zamanda toplumsal barışı, milli benliği ve farklı inançların bir arada yaşama iradesini koruyan hayati bir kalkan olduğunu, Türk Ulus kimliği ve birliğinin önemini açıkça ortaya koymaktadır.
Fatih Mehmet Yiğit






Yorumlar
Yorum Gönder