(KAM/ŞAMAN) TÜRK BİLGE EREN HACI BEKTAŞ'IN YEDİ BAŞLI EJDERHA İLE BEDAHŞAN İLİNİ ELE GEÇİRMESİ, ANADOLU'YA GÖNDERİLMESİ VE RÛM ERENLERİYLE KARŞILAŞMASI
(Bedahşan: Afganistan'ın kuzeydoğusunun ve Tacikistan'ın güneydoğusunun bir bölümünü içeren tarihi bir bölgedir.)
I. BÖLÜM: Bedahşan Seferi ve Kutbettin Haydar'ın Kurtarılması
Pîr-i Türkistan Ahmet Yesevi, Horasan ülkesinin valisiydi ve 99 bin halifesi vardı; tüm Müslümanlar kendisine bağlanmış durumdaydı. Bedahşan ülkesinin halkı bütünüyle kâfirdi; gece gündüz demeden Horasan iline akın eder, Müslümanların mallarını yağmalardı. Halk bir gün Ahmet Yesevi'nin yanına geldi ve "Bu Bedahşan kâfirlerinin yüzünden dirliğimiz kalmadı, rızkımız elden gitti; şaşırıp kaldık, ne yapacağımızı bilemez olduk. Kâfire daha fazla aman verme; Tanrı buyruğunu yerine getir; oğlunu başbuğ yap, onların üzerine gönder. Onlarla savaş, onları kır geçir!" dediler.
Bu yakınma üzerine Ahmet Yesevi, 12 yaşındaki nefes oğlu Kutbettin Haydar'ı çağırttı. Kutbettin Haydar çok güçlü, gürbüz bir yiğitti. Onun beline kılıç kuşatıp eline tuğ ve alem verdi; "Başına erenlik tacını giy ve kâfire yürü!" dedi. Kutbettin Haydar'ın komutasına 6 bin er toplandı; davullar dövüldü, bayraklar açıldı, nefirler çalındı. Ardından Horasan'dan kalkıp Bedahşan iline yüründü.
Casuslar durumu kâfirlere bildirdi. Bedahşan Beyi haberi alınca hemen asker topladı. İki ordu karşılaştı, savaş başladı. Kutbettin Haydar, Murtaza Ali gibi dövüştü; ancak kâfirler kırıldıkça çoğalıyordu sanki. Tanrı yardımcı olmadı; sonuçta 6 bin er şehit düştü. Kutbettin Haydar'ı kement atıp tuttular; sıkıca bağladılar ve at önünde yaya olarak yürüttüler. Şehit düşen erlerin başlarını kesip Bedahşan Kalesi'nin burçlarına astılar. Kutbettin Haydar'ı da Bedahşan Beyi'ne götürdüler; onun emriyle çırılçıplak bir mağaraya hapsedildi. Gece soğuktan üşüyüp titredi, gündüz güneşin ısısıyla yandı. Yedi yıl hapiste kaldı; bu elem onu acıdan bezdirdi, saçları döküldü.
Kâfirler onun yokluğundan yararlanarak Müslümanların üzerine saldırdı, Türkistan ilini harap etti. Ortalıkta onlara karşı koyacak hiçbir er yoktu. Halk yine Yesevi'ye başvurup yalvardı: "Kâfirler evimizi barkımızı yıktı, kaşıyacak tırnağımız bile kalmadı. Türkistan halkı senin muhibbindir, senin kisveni giymektedir. Yardım et, asker topla, kâfirlerle savaşalım!" diye yakındı.
Ahmet Yesevi, Horasan halkının feryadını duyunca çok üzüldü. Oğlu kâfirlerin elinde hapisti; bir yandan kâfir askeri sürekli Müslümanların mallarını mülklerini yağmalayıp canlarını yakarken, diğer yandan halk kendisinden yardım istiyordu. Ahmet Yesevi ise kocamıştı, ata bile binemiyordu. Askerine başbuğ yapacak birini de bulabilmiş değildi. "Ey herkesin sırrını bilen Tanrı!" dedi ve "Âdem'den Muhammet'e kadar tüm peygamberlerin; hakkında 'Hal Eta' suresi inen, 'Lâ Fetâ' şanıyla anılan Murtaza Ali hakkı için bana bir kulunu gönder de Müslümanlara yardım etsin!" diye yakardı.
Bu yakarış üzerine Tanrı durumu Hacı Bektaş Veli'ye ilham etti. Hacı Bektaş hemen Türkistan'a yürüdü, Ahmet Yesevi'nin dergâhına ulaştı. Eşiğine yüz sürdü ve kapısında peymançe durdu. Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş'ı görünce "mülk ıssı geldi" diye çok sevindi. İçeriye alıp ağırladı; birlikte oturdular, dervişlerle yemek yediler. Ardından tekbir duası okuyup şükrettiler. Şeyh, "Ya Hacı Bektaş Hünkâr!" dedi, "Tanrı seni madde âlemine sahip kıldı. Önce Bedahşan ilini fethet ve kâfirin kanını yere saç. Kutbettin Haydar adında aslan gibi bir nefes oğlum vardı; kendisine tuğ, alem verdim, kılıç kuşattım ve 6 bin erle Bedahşan iline gönderdim. Kâfirler Müslümanları kırdılar, oğlumu esir ettiler; 7 yıldır hapiste. Bedahşan iline akın et, Horasan halkının öcünü al ve oğlumu kurtar."
Hacı Bektaş emri alınca yeri öptü ve "Ben de Bedahşan iline gidip Kutbettin Haydar'ı kurtarmazsam ekmek yemeyeyim, su içmeyeyim, orucumu bozmayayım; ant olsun. Ulu Tanrı yardım ederse önce Bedahşan ilini alırım, sonra bütün kâfirleri Müslüman yaparım!" dedi. İzin istedi; Hâce Ahmet Yesevi'nin elini öptü, kapıdan çıktı ve gözden yitti.
Hacı Bektaş, Bedahşan iline vardı; bir mağarada kırk gün çile çıkardı. Namaz kılıp dua ederek, "Ya Rabbi, kâfirlerin aydın günlerini karart; kırk gün güneş yüzü görmesinler, belki bu yüzden imana gelirler." dedi. Duası kabul oldu; kâfir illerini karanlık bastı, geceyle gündüzü seçemez oldular.
Halk, kâfir beyine durumdan yakındı. Kâfir beyi ne kadar papaz varsa çağırdı ve onlara, "Siz benim nimetimle geçinen ulularsınız. Kırk gündür güneş yüzü görmüyoruz, Türk'e akın edemiyoruz. Ya bana gün yüzünü gösterirsiniz ya da gözlerinizi çıkarırım!" dedi. Papazlar bu sözleri duyunca ağlaşmaya başladı. Bey, "Ağlamanın yararı yok, bu işe bir çare bulun!" diye devam etti.
Üç bin papaz vardı; ancak içlerinden biri gizli din tutuyordu. O, beyin yanına varıp aman diledi ve dedi ki: "Sana doğruyu söyleyeyim; yedi yıldır hapiste olan bir yiğidi bir eren, şahin donuna girerek gelip kurtardı. Haydar babasının yanına gitti, o eren mağarada kaldı. Tanrı'ya dua edip yakardı, 'Kâfirlerin günlerini karart' dedi. Tanrı duasını kabul etti, bu karanlık ondandır."
Bey, "Tez gidin, onu bana getirin! Yaptığı büyüyü bozsun ya da canınızdan umudunuzu kesin!" dedi. Beyi kızgın gören papazlar korktu; toplanıp düşünüp taşındılar. Tekrar beyin yanına varıp, "Hepimiz savaş eriyiz. Bir kişi nedir ki? Birleşip mağaraya gidelim, onu tutup getirelim." dediler. Bey bu öneriyi kabul etti; elli bin kâfir topladı, kendisi de haç takıp atına bindi ve harekete geçti. Üç bin piyadeyi öncü olarak yolladı.
Öncüler mağaraya yaklaşınca ibadet etmekte olan Hacı Bektaş seslerini duydu. "Ya Rabbi!" dedi, "Sen bana yardım et; yedi başlı bir ejderha gönder, mağarayı beklesin." Tanrı yedi başlı ejderhaya emretti; ejderha hemen geldi ve mağarayı kuşatacak biçimde yattı. Bunu gören kâfirler korkup kaçtı. Bey papazlara kızdı: "Gidin o adamı tutup getirin, yoksa hepinizi öldürürüm!" dedi. Papazlar bu sözler karşısında ağlaşmaya başladı: "Yapacak bir şeyimiz yok, istersen canımızı al. Güçsüz kaldık, ona üst gelmemize olanak yok." demeye başladılar. Bey, "Anlaşıldı," dedi, "bunca zamandır din ulusu geçindiniz fakat sonuç ortada. Demek ki gerçek din Muhammet dini; haydi o ere gidelim, erliğine uygun düşeni yapsın." Bey bu sözleri söyleyip atından indi; ardından papazlar ve askerler de atlarından indi. Ejderhaya bir mil yaklaşınca yere yüz sürüp, "Ey Hacı Bektaş," dediler, "izin ver, bizi bağışla, hepimiz Müslüman olalım."
Hacı Bektaş kâfirlerin bu durumunu görünce gizli din tutan papazı çağırdı. Papaz mağaranın kapısına gelip Hacı Bektaş'a selam verdi ve "Elli yıldır gizli din tutmaktayım." dedi. Hacı Bektaş, "Git kâfir beyine söyle; o da ona uyanlar da Müslüman olsun. Aksi durumda onlara beddua ederim; bu ejderha üstlerine yürür ve hepsini yutar!" dedi. Papaz, Hacı Bektaş'ın sözlerini Bey'e iletti. Tümü imana gelip, "Tanrı birdir, Muhammet Onun elçisidir, sultanımız da Hacı Bektaş Hünkâr'dır!" dediler.
Bunun üzerine Hacı Bektaş dua etti; gün doğdu, karanlık ortadan kalktı. Fakat bir süre sonra halkın bir bölümü, "Bu Türk eri büyücü; büyü yaparak bu ejderhayı bize gösteriyor." diyerek dinlerinden döndüler. O günlerde Bey, bir elçiyle Hacı Bektaş'a mal göndermişti. Hacı Bektaş malı geri çevirdi, elçiyle Bey'e haber gönderdi: "Yağmur yağdırmayacağım, ekinler bitmesin!" dedi. Gerçekten de yağmur yağmadı, ekinler bitmedi, kıtlık başladı.
Halk yeniden Bey'e başvurdu. Bey, Kasım adını alan o gizli din tutan papazı çağırdı; Hacı Bektaş'a gönderip aman diledi. Dininden dönen halk yeniden imana geldi, mağaranın kapısına varıp yalvardılar. Hünkâr onları bağışladı, yağmur yağmaya başladı.
Kısa bir süre sonra halkın bir kısmı yine dininden döndü. Hacı Bektaş'a "Büyücü" dediler. Bunu duyan Hacı Bektaş secdeye vardı; kâfirlerin ocakları yanmaz oldu, geceleri mumlar bile yanmıyordu. Yine pişman olup imana geldiler. Hacı Bektaş'ın yardımıyla bu dertten de kurtuldular.
Fakat bir süre sonra yine Tanrı'yı yadsıdılar. Bu kez Hacı Bektaş sularını gizledi; çayları, ırmakları kurudu, kuyu kazsalar bile bir damla su çıkmıyordu. Sonunda imana geldiler ve Hacı Bektaş'a yalvardılar. Hacı Bektaş onları yine bağışladı; çaylar, ırmaklar akmaya başladı, suya kavuştular.
Hacı Bektaş mağaraya kapandı, tam bir yıl ibadet etti. İnananlar gelip onu ziyaret ediyordu. Yine halktan kimileri dininden dönüp kâfir oldu. Hacı Bektaş bu kez, "Ya Rabbi! Mustafa ve Murtaza'nın hürmeti, şeyhim Ahmet Yesevi'nin hakkı için ejderha, dininden dönüp kâfir olanları ortadan kaldırsın!" dedi. Hacı Bektaş'ın duası kabul oldu; ejderha saldırıp dininden dönenlerin hepsini yuttu. Beyler kefen giyip Hacı Bektaş'tan aman diledi. Hacı Bektaş dua etti, ejderha göğe yükseldi.
Bedahşan halkı Hacı Bektaş'ı kendilerine sultan yapmak istedi; ancak Hünkâr bu makamı kabul etmedi, beyliği yine eski beye verdi. Sonra da, "Beni isteyen, Ahmet Yesevi'nin tekkesinde bulsun!" dedi ve silkinip güvercin donuna büründü. Halkın gözü önünde Horasan ülkesine doğru uçtu. Bedahşan halkı bu duruma şaşıp kaldı; bilmeyenler bile onun nasıl bir er olduğunu anladı.
II. BÖLÜM: Ahmet Yesevi'nin Dergâhına Dönüş ve Anadolu'ya (Rûm Ülkesine) Uğurlanma
Hünkâr Hacı Bektaş Veli, güvercin donunda uçup Türkistan'a, Hâce Ahmet Yesevi'nin dergâhının avlusuna indi. Silkinip yine insan donuna büründü ve Pir'in huzuruna girdi. Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş'ı görünce ayağa kalktı; onu kucaklayıp alnından öptü ve "Safalar getirdin ey mülk ıssı, gaza-yı ekberin mübarek olsun!" dedi. Bedahşan'da kurtarılan Kutbettin Haydar da babasının yanındaydı; Hünkâr'ın ayağına kapanıp şükranlarını sundu.
Aradan zaman geçti. Ahmet Yesevi'nin 99 bin halifesi dergâhta toplandı. Pîr-i Türkistan, halifelerine icazet verip her birini bir diyara irşad için görevlendirmek istedi. Dergâhta büyük bir çerağ uyandırıldı; fırından kızgın sac çıkarıldı. Ahmet Yesevi, dervişlerine dönüp, "Hanginiz bu kızgın sacı eliyle fırından çıkarıp kucağına alabilir ve dervişlere hizmet edebilir?" diye sordu. Halifelerin hiçbiri korkudan öne çıkamadı.
O sırada Hacı Bektaş Hünkâr öne atıldı; "Bismillah" diyerek ellerini kızgın saca uzattı, fırından çıkarıp kucağına bastı. Ne eli yandı ne de elbisesi tutuştu. Sacı getirip Pir'in önüne koydu. Ahmet Yesevi bu kerameti görünce tebessüm etti ve "Ey Bektaş! Tanrı seni her iki âlemde de aziz kıldı. Sırrımızı fâş ettin, kerametini gösterdin." dedi.
Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş'ı yanına çağırarak ona irşad hırkasını giydirdi; başına al renkli erenler tacını urdu. Beline elifî nemed bağladı, eline bir çerağ, bir çırağlık ve tahta kılıç verdi. Ardından dergâhın ocağından tutuşmakta olan yanar bir kor aldı ve gökyüzüne doğru fırlatarak şöyle buyurdu:
"Ey Bektaş! Mülk senindir, hüküm senindir. Var git, seni Rûm ülkesine (Anadolu'ya) saldık. Attığımız bu kor nereye düşerse orayı kendine yurt eyle; Rûm erenlerine önder ol, hakikat çırağını orada uyandır. Kutlut yolun açık, nefesin üstün olsun!"
III. BÖLÜM: Anadolu Erenlerinin Hacı Bektaş'ın Gelişini Fark Etmesi ve Karaca Ahmet Veli Menkıbesi
O sırada Rûm ülkesinde (Anadolu'da) elli yedi bin eren toplanmış, sohbet etmekteydi. Erenlerin meclisinde Karaca Ahmet Veli de vardı. Rûm erenleri manevi âlemde gözcü kılınmışlardı. Hâce Ahmet Yesevi'nin koru fırlatıp Hacı Bektaş'ı Anadolu'ya gönderdiği an, Karaca Ahmet Veli bunu basiret gözüyle gördü.
Karaca Ahmet, Rûm ülkesinin üzerini bir kanat gibi kaplayıp mana âleminden seslendi: "Ey erenler! Horasan'dan bir er uçup Rûm ülkesine doğru geliyor. Gelin, Rûm ülkesinin vilayet kapılarını tutalım, ayağımızı birbirimizin ayağı üstüne koyalım, el ele verelim; görelim bakalım bu gelen kimdir ve içeriye yol bulabilecek midir?"
Erenler bu teklifi kabul ettiler. Hep birlikte el ele verip Rûm ülkesinin bütün manevi kapılarını ve yollarını kapattılar; Rûm ülkesine hiçbir manevi varlığın girmesine izin vermeyecek şekilde göğü ve yeri gözlediler.
Hünkâr Hacı Bektaş Veli, ak güvercin donunda gökyüzünde süzülerek Rûm ülkesinin sınırına geldi. Baktı ki Rûm erenleri el ele vermiş, vilayet yolunu ve ülkenin kapılarını manen kapatmışlar. Hünkâr gülümsedi; "Bismillah" diyerek semaya yükseldi ve erenlerin tuttuğu manevi halkanın ve kurdukları perdenin üzerinden süzülüp geçti. Ahmet Yesevi'nin attığı kor neredeyse oraya, doğrudan Sulucakarahöyük'e doğru yöneldi.
O esnada Sulucakarahöyük'te Kadıncık Ana (Kutlu Melek) çamaşır yıkamaktaydı. Hünkâr Hacı Bektaş Veli, ak güvercin donunda gelip Pınarbaşı'ndaki büyük bir kayanın (Yıkık Kaya / Hırka Kayası) üzerine kondu.
Rûm erenleri baktılar ki Horasan'dan gelen er ellerini ve kapılarını aşmış, ülkeye girip mekan tutmuş. Şaşırdılar. Karaca Ahmet Veli'ye dönüp: "Ey Karaca Ahmet! Kapıları tutalım demiştin, fakat o er içeriye girdi ve mekanına kondu. Git bak bakalım, o kimdir ve neyin nesidir?" dediler.
Karaca Ahmet Veli, durumun hikmetini anlamak üzere hemen atına bindi (rivayete göre bir duvara veya yılana hükmederek) Sulucakarahöyük'e doğru yola çıktı. Pınarbaşı'na varıp kayanın üzerinde oturan ak güvercini gördü. Karaca Ahmet, onun sıradan bir kuş olmadığını anlayıp sınamak istedi; üzerine yürüyüp elini uzattı. O anda Hacı Bektaş Veli silkinip güvercin donundan çıktı, insan kılığına büründü ve Karaca Ahmet'in karşısında durdu.
Hünkâr, Karaca Ahmet'e bakarak tatlı bir tebessümle şöyle dedi:
"Ey Karaca Ahmet! Erenler erin üzerine avcı donunda veya kılıçla gelmez; er erin üzerine alçakgönüllülükle, selamla gelir. Biz Rûm ülkesine gelsek siz kapıları kapatırsınız, biz güvercin donunda gelsek siz bizi doğan donunda avlamaya kalkarsınız!"
Karaca Ahmet Veli, karşısındaki zatın hebetini ve manevi nurunu görünce hatasını anladı. Derhal atından indi, Hünkâr'ın önünde diz vurup eşiğine yüz sürdü ve "Aman ey Hünkârım, bizi bağışla! Senin ulu bir pir olduğunu bilemedik." diyerek niyaz etti.
Hacı Bektaş Veli, Karaca Ahmet'i kucaklayıp kaldırdı ve bağışladı. Karaca Ahmet Veli dönüp Rûm erenlerinin meclisine vardı ve şöyle dedi: "Ey erenler! Bizim kapıları tutmamız boşeymiş. Horasan'dan gelen zat, kutbun kutbudur, Pîr-i Türkistan'ın halifesidir. Mülk de onundur, vilayet de onundur. Hepimiz varıp ona teslim olalım."
Bunun üzerine Rûm ülkesinin tüm erenleri, abdalları ve dervişleri grup grup Sulucakarahöyük'e gelerek Hacı Bektaş Hünkâr'a intisap ettiler, ona baş eğip irşad halkasına katıldılar. Hünkâr Hacı Bektaş Veli böylece Anadolu'da hoşgörü, adalet, sevgi ve hakikat çırağını kıyamete kadar sönmeyecek şekilde uyandırmış oldu.
Fatih Mehmet Yiğit
(VİLÂYETNÂME /Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Velî/ VIII., IX. ve X. BÖLÜMLER - Ankara Kütüphanesindeki 1481-1501 tarihli nüsha ile el yazması rivayetlerin karşılaştırılmasıyla derlenmiştir.)

Yorumlar
Yorum Gönder